Muhalefet, Erdoğan’ın komplo teorilerini yıkmadan onu yenemez

Muhalefetin Erdoğan’ın “iç ve dış tehditlere” ilişkin komplo teorilerini topyekun bir sorgulamaya tabi tutmadan onu yenebileceğini sanması en büyük yanılgılarından biridir. Muhalefet oyunu Erdoğan’ın kurguladığı sahada oynamayı gönüllü bir şekilde kabullendikçe yenilmeye mahkumdur.

ÖMER MURAT 22 Haziran 2022 HABER ANALİZ

ABD’de bu yıl şimdiye kadar gerçekleşen Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerinde önceki Başkan Donald Trump’ın “Biden’ın kazandığı son başkanlık seçimlerinin çalındığına” dair komplo teorisini destekleyen adaylar kazanıyor. Ön seçimlerin galibi bu kişiler Senato, Temsilciler Meclisi ve valilik gibi seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olacaklar. Şimdiye kadar düzenlenen 170’den fazla ön seçimden 108’ini Trump’ın komplo teorilerini açıkça kabul eden adaylar kazandı. Bunların dışında kazanan 41 aday ise Trump’ın son başkanlık seçimini aslında kendisinin kazandığına dair iddiasını “örtülü” olarak destekliyor. Artık şu iyice ortaya çıkmış durumda: Cumhuriyetçi Parti’de seçim kazanabilmek için Trump’ın komplo teorilerini seslendirmek şart haline geldi. Trump’ın söylemlerini destekleyerek ön seçimleri kazanan adayların pek çoğu Cumhuriyetçi Parti’nin kalesi olarak bilinen yerlerden… Bu itibarla çoğunun önümüzdeki dönemde Senatör, Temsilciler Meclisi üyesi, vali ve eyalet başsavcısı gibi kritik görevlere gelmesi kesin gibi…

Komplo teorilerinin nasıl bu kadar etkili hale geldiği hususu haliyle ABD akademisinin gündeminde yer alan ana konulardan biri… Bu konuda dört akademisyen tarafından bu ay yayınlanan bilimsel bir makalede şu çarpıcı tespitlere yer veriliyor: Popülist liderler komplo teorilerini rakiplerine saldırmak, taraftarlarını hareketlendirmek, suçu ve sorumluluğu başkasına atmak ve güçlerini tehdit eden kurumları zayıflatmak şeklinde dört ana hedefi elde etmek için kullanıyor. Hedef taraftarların dikkatini, duygularını ve enerjilerini, kendi çıkarlarını tehdit eden ortak bir düşmana yönlendirmektir. Bu çerçevede birçok komplo teorisinde, halka zarar vermek için gizli faaliyetlerde bulunan hain bir fail tasvir edilmektedir.

Komplo teorileri, taraftarların erdemli saflığı ile düşmanın yozlaşmış doğası arasında keskin bir karşıtlık kurgulamaktadır (Biz çok iyiyiz, onlar çok kötü.) Komplocular duygusal, ahlaki veya psikolojik düzeyde anormal, rahatsız veya dengesiz kişilikler şeklinde, ayrıca genellikle Makyavelci, yozlaşmış ve ikiyüzlü olarak damgalanmakta, bu da davranışlarını kınamayı kolaylaştırmaktadır. Komplo teorileri sayesinde topluluk uyumlu hale gelmekte ve güçlü lider etrafında toplanmaktadır. Komplo teorilerinin taraftarlarının kendilerine olan bağlılıkları üzerindeki bu güçlendirici etkisi, liderlerin iktidarlarını pekiştirmesini sağlamaktadır.

Popülist liderler suçu ve sorumluluğu başkasına atmak için komplo teorilerini kullanmaktadır. Tüm suçu açıkça tanımlanabilir bir kaynağa yükleyen komplo teorileri insanlara sorunları için kolay anlaşılabilir bir açıklama getirmektedir. Komplo teorilerini yayan liderler, olumsuz ve beklenmedik olayların kontrol edilemez faktörlerden veya kendi beceriksizliklerinden, başarısızlıklarından ziyade “güçlü insani aktörlere” atfedilebileceğini öne sürmektedirler. İnsanlarda birbiriyle ilgisiz, açıklanması zor hadiselerin arkasında art niyetli aktörlerin elini görme temayülü güçlüdür, popülist liderler bunu istismar ederler.

Tüm suçu gizlice gerçekleştirebilecek kadar çok güce sahip insani aktörlere atfettiklerinden komplo teorilerindeki ithamların yanlışlanması genellikle zordur. Ayrıca komplo teorileriyle çelişen kanıtlar, bu güçlü aktörlerin suçlarını örtbas etme çabası olarak yorumlanmakta ve komplo teorilerine saldıran kişiler komplonun bir parçası olarak gösterilmektedir. Komplo teorilerinin yanlışlanabilirliğinin imkansızlığından yararlanan liderler, gerçek kanıtlar sunma zahmetine katlanmadan suçlu üretirler. Liderlerin platformlarını kullanarak onları seslendirmesi, böylece geniş kesimlere yayması, komplo teorilerinin taraftarları nezdindeki inandırıcılığını iyice artırmaktadır.

Adil seçimler ve özgür basın gibi kurumlar, yolsuzlukları ortaya çıkararak ve iktidarın barışçıl geçişini sağlayarak demokrasiyi koruyabilir. Ancak popülist liderler, güçlerini tehdit ettiğini düşündüklerinde bu tip kurumların güvenilirliğini baltalamak için komplo teorilerini kullanmaktan kaçınmazlar. Komplo teorileri taraftarların öfkelenmesini sağlayarak mantıksal düşünmesini engellemektedir, “Lider bu teorileri gündeme getirerek neyi elde etmeyi amaçlıyor?” sorusu geri plana düşmekte ve “ortak düşmanlara saldırılması” öncelikli hale gelmektedir. Düşmandan algılanan tehdit, öfke ve kaygıyı tetikleyerek, taraftarların aralarındaki rekabetten dolayı ayrılığa düşmesini engelleyip bir araya gelmelerini sağlamaktadır.

Makalede, komplo teorilerini siyasi amaçlarını elde etmek için kullanan liderler için “çizilen elbisenin” neredeyse birebir AKP lideri Erdoğan’a uyduğunu görmekteyiz. Türk siyasetinde komplo teorilerine dayanan iç ve dış tehditlerle tabanını konsolide etme, böylece iktidarı pekiştirme taktiği Erdoğan’la başlamadı. AKP lideri sadece daha profesyonel hareket etti ve öncekilerden farklı olarak dükkanını müşterisi bol olan bir caddeye açma kurnazlığını gösterdi.

Türkiye’de Erdoğan öncesinde halkı siyasi rejim etrafında konsolide etmek için “irtica, Kürt, Yunan ve Ermeni tehditleri”, hatta Batı karşıtlığı kullanılıyordu. “İrtica tehdidi” ülkede çoğunluğu oluşturan muhafazakarların bürokraside güçlenmesini engellemek, böylelikle Kemalist “seçkinlerin” devletteki ayrıcalıklı konumunu devam ettirmesini sağlamak işlevini görüyordu. “Şeriat tehdidi” tek başına arzu edilen düzeyde toplumsal oydaşma üretmediği için, yine Kemalistlerin ordu ve istihbarat gibi hakim oldukları kurumlar üzerinden siyaseti dizayn edebilmelerine imkan vermek üzere “Kürt tehdidi” köpürtülüyordu. Bununla birlikte, siyasi rejim ekonomik refahı yükseltemediği ve yolsuzluklara batmış halde bulunduğu için sadece “iç tehditler” yeterli olmuyor, bunların yanına “Yunanistan’la her an başlama ihtimali olan savaş”, “Ermeni soykırımının tanınması halinde Doğu Anadolu’nun kaybedilmesi” gibi “dış tehditler” ekleniyordu. Tüm bu tehdit salatasının üzerine de “Batı karşıtlığı” tesir artırıcı bir sos olarak dökülüyordu. Rejimin demokratikleşme ve sahici ekonomik reformlara gidilmemesine mazeret olarak kullandığı bu tehdit salatasını eleştirmeye cüret eden sol ve liberal tandanslı aydınlar da düşmanlaştırılarak sindiriliyordu.

Gezi protestoları ve 17-27 Aralık soruşturmaları sonrasında otoriterlik ve yolsuzluğunun tüm çıplaklığıyla açığa çıkması sonrası Erdoğan AKP’nin iktidara gelmesiyle geçici olarak rafa kaldırılan bu formülü küçük değişikliklerle yine uygulamaya soktu. Aynı dönemde “eski Türkiye’nin” bürokratik Kemalistlerini temsil eden, bir zamanlar “derin devlet” olarak adlandırılan kesimlerle ittifaka girmesi de tabiatıyla tesadüf değildir. Bu yeni rejimde “gericiliğin” yerini “paralel devlet, fetö” gibi etiketlerle Gülen cemaati aldı. Hedef yine bir kısım muhafazakarları bürokrasiden tasfiye etmek olduğu kadar tabanı ortak bir düşman tehdidi karşısında siyasi rejim etrafında birleştirmekti.

Keza Erdoğan 7 Haziran’da yaşadığı seçim yenilgisinin ana müsebbiblerinden biri olarak HDP’yi gördüğü için “Kürt tehdidinin” de dolaşıma girmesi uzun sürmedi. Kürtlerin demokratik hakları, onları temsil eden parti PKK’yle ilişkilendirilerek bastırılıyordu. Oysa böyle bir hamle PKK’nın varlığını, propagandasına açık Kürtler nezdinde meşrulaştırabilmesini kolaylaştırmakla kalmıyor, Türkiye’nin PKK’nın bir terör örgütü olarak kabul edilmesi için uluslararası arenada yürüttüğü çabaları da baltalıyordu. The Economist dergisinde Türkiye’ye ilişkin yayınlanan son analizde bu durum şöyle anlatılıyor: “Batılılar, Türkiye’nin Kürtlere talep ettikleri (demokratik) hakları vermeyi reddederek PKK’nın ortaya çıkışındaki suçun büyük kısmından sorumlu olduğuna inanma temayülündedir.”

Rejimin eski ezberlere yönelmesini eleştiren aydınların da (Barış Akademisyenleri) düşmanlaştırılmasıyla fotoğrafın ana parçaları tamamlanmış oldu. “Ermeni soykırımını” dünyada neredeyse kabul etmeyen ülke parlamentosu kalmadığından olacak, o meselenin fazla alevlendirilmesini Erdoğan uygun bulmadı, e “hamdolsun Biden da konuyu açmadı.” Yunanistan ve Kıbrıs’a ilişkin sorunların ise öyle kolay çözülecek cinsten olmadıkları için yeniden ısıtılması pek zor olmadı.

Komplo teorileri Erdoğan için iktidarda kalmayı sürdürebilmesinin temel araçlarından biridir. Seçim öncesi dönemde bu araçları en üst düzeyde kullanarak oyun kuracağına dair işaretler de güçlüdür. (Bunları ayrı bir yazıda ayrıntılı şekilde ele almıştım.) Muhalefetin Erdoğan’ın böyle bir oyun kurmasını zorlaştırmak, hatta imkansızlaştırmak için bu komplo teorilerini ve tehdit algılamalarını geçersizleştirmeyi hedeflemesi gerekiyordu. Oysa başta CHP olmak üzere muhalefet başından itibaren Erdoğan rejiminin olağanüstü yapısına, hukukun üstünlüğünü askıya almasına mazeret olarak gösterdiği “iç ve dış tehditleri” sorgulamaktan özellikle kaçındı. Bu sayede Erdoğan’ın “ortak düşmanlara karşı güçlü lider” imajını pekiştirmesine destek vermiş oldu. Sayıları bir buçuk milyona ulaşan, ekseriyeti itibariyle adi suça bile bulaşmamış sıradan insanlar, akademisyenler, memurlar, işadamları, gazeteciler, öğretmenler terörist olarak yaftalandı. Erdoğan’ın muazzam propaganda makinesiyle yaydığı komplo teorileri bu kişilerin suçlanması için delil olarak kabul edilmeye yetti. Bugün Erdoğan rejimi 15 Temmuz’un üzerinden altı yıl geçtiği halde sadece bir Bakan imzasıyla binlerce insanı “iç tehdit” bahanesiyle hala memuriyetten çıkarma uygulamasını sürdürebilmektedir. Böylece bir yandan AKP tabanı, bu uydurulmuş tehditlerin gerçekten varolduğuna, “güçlü liderin” onlarla savaşını sürdürmesi gerektiğine inandırılmaya çalışılırken, diğer yandan yandaşların bürokraside boşalan koltukları doldurması sağlanmaktadır.

Erdoğan’ın “iç tehdit” hanesine “Gezicileri” ekleme çabası CHP’nin tepkisine yol açtı. CHP hala rejimin diğer “iç tehditlerini” sorgulamaktan özenle kaçındığı için bu tavrı, şimdiye kadar arzu ettiği neticeyi doğurmadı, Gezi protestolarında rol aldıkları bahanesiyle insanların “terörist gibi” tutuklanmasını engelleyemedi. Erdoğan’ın iktidarını tehlikede görme derecesiyle orantılı olarak bu tutuklama dalgasını şiddetlendirme ihtimali de düşük değildir.

Muhalefetin Erdoğan’ın “iç ve dış tehditlere” ilişkin komplo teorilerini topyekun bir sorgulamaya tabi tutmadan onu yenebileceğini sanması en büyük yanılgılarından biridir. Öyle ya, bu tehditler gerçekten varsa, onunla mücadele etmek için muhalefet liderleri Erdoğan’dan daha güçlü bir imaj çizmemektedirler, çünkü bölünmüşlerdir ve onun kadar karizmatik bir lider ortaya çıkaramamışlardır. Sözün özü, muhalefet oyunu Erdoğan’ın kurguladığı sahada oynamayı gönüllü bir şekilde kabullendikçe yenilmeye mahkumdur.


 

Öte yandan Erdoğan’ın ağır ekonomik ve ona eşlik eden siyasi meşruiyet krizine düşürdüğü rejimini, muhalefetin etkisizliği sayesinde kazandığı seçimlerle ayakta tutabileceğini sanması da yanıltıcıdır. Burada asıl söz konusu olan, muhalefetin yaşanması artık kaçınılmaz gözüken çöküşün altında kalıp kalmayacağı meselesidir. Erdoğan’ı şu ya da bu nedenden ötürü seçimle gönderebilecek beceriye sahip olmadıklarının ortaya çıkması, post-AKP döneminde Türkiye’nin kronik sorunlarına çözüm üretebilecek hakiki birer alternatif olarak görülmelerini de imkansız kılacaktır.

  • Ömer Murat, Dış Politika ve Siyaset Uzmanı, Eski Diplomat