Teğet geçişler

Günün, gündemin boğuculuğunda aklıma düşüyor: Şimdi neleri, kimleri teğet geçiyoruz?

CAN BAHADIR YÜCE 18 Ocak 2022 KÜLTÜR

Namık Kemal kendisini ilk sürgününe götüren Bosfor’un güvertesinden Fransa’ya ayak bastığında 1867’nin ilkyazıydı. Paris’e varışından tam üç ay sonra, mevsim biterken Baudelaire öldü. Bir şiirini olsun okumuş mudur?

Avrupa’da kaldığı birkaç yılda, Fransız edebiyatının büyükleriyle Kemal’in yolu kesişmemiş. Yalnız Alexandre Dumas ile (Üç Silahşor romancısının sekreterliğini yapan Teodor Kasap aracılığıyla) görüştüğünü biliyoruz. Şiirimize kısıtlı etkisini göz önünde tutarak, Kemal’in hiç değilse çağdaşı nesir ustalarını (örneğin Flaubert’i) fark etmemiş olması edebiyatımıza pahalıya patlamıştır, diyebilir miyiz?

Başka ülkelerde konaklamış şairlerin, yazarların benzer teğet geçişlerinden koca bir toplam ortaya çıkar. İlhan Berk, Tanpınar’ın kendisine şöyle dediğini aktarmıştı: “Fecr-i Âti şairleri Baudelaire’i görselerdi şiirimiz kurtulmuş olurdu.” Yakın zamanda Enis Batur da (Alacakaranlıkta El Yordamı) soruyordu: Yahya Kemal’in ikinci sınıf şairleri yüceltmesinin faturası Türk edebiyatına da çıkmadı mı?

Teğet geçişlerin bireysel boyutta neye mal olduğunu tartacak ölçek elimizde yok. Gelgelelim, edebiyat ‘ortamı’ için bedelini az çok kestirebiliriz. 

İlham tuhaftır, iyi şair havadan nem kapar. Bana kalırsa soy bir şairin ikinci sınıf şairlerden esinlenmesinde gariplik yok. 1924 yazını Paris’te geçiren Hâşim, Rilke’yi keşfetse ola ki daha farklı bir şiir yazmayacaktı. Ama Tevfik Fikret’in Verlaine yerine Coppée’yi izlemesi, Yahya Kemal’in hafif sıklet şairleri önemsemesi kuşkusuz edebiyatımızın güzergâhını daraltmıştır. Yol açıcı şairlerin dünyadaki çağdaşlarından habersiz olması o dil için talihsizliktir.

İşin bir de düşünsel boyutu var: Asıl bedeli ikinci sınıf edebiyatçılar yüzünden değil, Şerif Mardin’e göre, Jön Türkler ikinci sınıf düşünürleri izlediği için ödemişizdir.

Bu ıskalayışların bize ilginç görünmesi biraz da sanatçıyı çevresi içinde anlama çabamızdan ileri geliyor. Şairi koltuğunun altında taşıdığı kitapla tanıyan kuşaklardan bugüne çok şey değişmedi.

Gelgelelim, zamanının has yapıtlarını sezmek de her zaman kolay değil. Geleceğe kalmanın bir formülü yoktur. Bütün unutulanlar vasat oldukları için mi unutuldular? Teğet geçenler çok yadırganmamalı bu yüzden. Tanpınar’ın, “Bizim neslin yüzünü güldürecek bir sen varsın” dediği Ahmet Kutsi’yi hangi genç şair okuyor bugün? Yanılmak işin doğasında var: Kendinden öncekileri Batı’dan ikinci sınıf şairlerin, yazarların peşinden gitmekle suçladığı yazısında İlhan Berk, edebiyatımızın geleceği olarak “münekkit” Sabahattin Rahmi ile “hikâyeci” Cavit Yamaç’ı anıyor. 

Adlarını duyan var mı?

Dickens’ın 1942’deki Amerika ziyaretinde adı henüz pek tanınmayan Edgar Allan Poe buluşmak istemiş romancıyla. Philadelphia’daki sohbette neler konuşulduğunu Dickens’ın dokuz ay sonra gönderdiği mektuptan öğreniyoruz: Romancı, Poe’nun kitaplarına İngiltere’de yayınevi bulma sözü vermiş. Yayıncı bulunamamış ama ölümünden kısa süre sonra Poe Avrupa’da şöhret kazandı, çünkü Baudelaire yapıtlarını Fransızcaya çevirip sunmuştu. “Baudelaireperest”lerle dolu şiirimizde Poe’nun önemi ne zaman fark edildi?

Teğet geçişler üzerinden bir tür edebiyat tarihi yazmak isterdim. Yan yana gelişler, karşılaşmalar: Günlüklerinde Tanpınar, Paris kahvelerinde gördüğü (Amerikalı) genç kızlardan söz ediyor. Aynı tarihlerde o kahvelerde oturan genç Susan Sontag’ın onlardan biri olduğunu hayal ediyorum. Yorgun Ahmet Hamdi’yle yaşamaya hevesli Susan arasında bir anlık bakışmayı—

Günün, gündemin boğuculuğunda bazen aklıma düşüyor: Şimdi neleri, kimleri teğet geçiyoruz?