Hakikatli ‘fılla’: Mıgırdıç Margosyan

Dünyadan bir Mıgırdıç Margosyan geçti. Yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla, yazdıklarıyla, Ermeniliğin ne kadar 'buralı' olduğunu haykıran diliyle çok şey katarak...

YAVUZ GENÇ 03 Nisan 2022 PORTRE

Daha önce adını çokça duyduğum ve okuduğum iki kitabını da sevdiğim Ermeni yazar Mıgırdıç Margosyan’la tanışmak için can atıyordum. Nedense kendisiyle konuşursam, çok tanıdık bir sesle karşılaşacağımı düşünüyordum.

25 Mayıs 2016 tarihinde nihayet o fırsatı yakaladım. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nde Mıgırdıç Margosyan’ın “Gavur Mahallesi” kitabı ve o kitaptan yola çıkılarak çekilen “Sur Yıkılmadan: Gavur Mahallesi” belgesel filmin gösterimi yapılacaktı. Margosyan belgeselin yapım sürecini, eski sokaklarını, okulunu çocukluğunu, gençliğini, “fılla” olmayan komşularıyla ilişkilerini anlatacaktı.

Bu arada “fılla” Kürtçede “Ermeni” demek. Ermeni demiyoruz, “fılla” diyoruz, nedenini bilmiyorum. Kimse de bilmiyor. Kelimenin kökenine dair tartışmalar var ama galiba “Hristiyan” yerine kullanılıyor. Her neyse…

Söyleşinin yapıldığı o günlerden kısa bir süre önce Sur’un “Toledo yapılacağı” bizzat dönemin başbakanlık koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu tarafından dile getirilmişti. Sonra zaten 22 Mayıs’ta Pelikan bildirisiyle istifa etti Davutoğlu.

Sur’un tanklarla yerle bir edilmesine karşı çıkan cılız sesler de “vatan haini”, “terörist” ve bilumum kötücül ifadelerle boğuluyordu. Margosyan’ın doğup büyüdüğü ve şimdi harabeye dönmüş Sur’a yapılan “Toledo” benzetmesine ne diyeceğini de merak ediyordum. Davutoğlu gidiyordu o günlerde ama bıraktığı kelime duruyordu.

Söyleşinin afişi.

Salona girdiğimde Margosyan çoktan gelmiş, oturuyordu ön sırada. Yanına gidip gitmemekte kısa bir süre tereddüt ettikten sonra, “Ne olacak ki, hemşerim sayılır üstelik” diyerek gittim yanına. Selam verdiğimde kalkmaya çalıştı elimi sıkmak için, izin vermedim, ben de yanına çöktüm hemen. Hoş beşten sonra, gazeteci olduğumu, bugünkü belgesel gösterimi ve söyleşiden iyi bir haber çıkarmak istediğimi söyledim. Teşekkür etti.

‘YAZIK, SİZE DE NELER NELER YAPIYORLAR…’

O dönemde çalıştığım kurumu duyunca “Yazık, size de neler neler yapıyorlar değil mi” dedi. Zaman’a kayyum atanmış, tazminatsız işten atılan gazeteciler yeni gazeteler, mecralar kurmaya, hayata tutunmaya çalışıyor… Ülkenin hızla bir hukuksuzluk cehennemine doğru gittiği konusunda hemfikir kaldık orada. Çok değil, o geceden sadece iki ay sonra, 15 Temmuz’la birlikte, o günlerde “az olduğunu düşündüğümüz” hukukun kırıntısının dahi kalmayacağını nereden bilebilirdik ki…

Belgesel çok dokunaklıydı. Margosyan’ın çocukluğundan, Sur’un dar sokaklarına, oradan Margosyan’ı büyüten, besleyen her noktaya temas ettik. Belgesel sona erince soru cevap faslı başladı. Aklım “Toledo”da. Programdan önceki tanışmamızda o konuyu açmamıştım, nasılsa soru cevapta kimse ses etmezse sorarım diye düşünmüştüm. Vereceği cevabın –gazeteci bile olsam, o cevabın bana özel kalmasını istemedim o akşam, yerle bir edilmiş ve birçok hatıramın olduğu Sur için canım çok yanıyordu zira- herkesçe duyulmasını istemiştim. Sorular geldi, cevaplar izledi onları. Sur’u vuran yıkımdan söz edildi ama “Toledo” kelimesi hiç geçmedi.

ADININ VERİLDİĞİ SOKAĞI BULAMADI

Elimi kaldırıp sordum: “Başbakan Sur’un Toledo gibi olacağını söyledi, ne düşünüyorsunuz?” Soruyu duyunca şöyle bir içini çekti. Acı acı gülümsedi. “Toledo yapacaklarmış… Yazıklar olsun!” dedi, dişlerinin arasından tükürür gibi. Öfke doluydu sesi. ‘Kullik’ ‘kullik’ bildiği Sur’un, artık geri dönülmez biçimde başka bir şeye dönüştüğünü çoktan anlamıştı.

Sur Toledo olmadı tabi, bir cezaevinden hallice bir şeye dönüştü. O kadar değişti, o kadar değişti ki Sur, ya da Margosyan’ın deyimiyle Xançepek, yıkıntı fotoğğrafalrına baktığında kendi adının verildiği sokağı bile bulamayacaktı

Adının verildiği sokağı yıkıntılar arasından bulmaya çalıştı ama o sokak artık “yoktu.”

‘GALİBA BİZDE DE BİRAZ ŞEYLİK VAR’

Söyleşinin soru cevap kısmında başka bir şey daha oldu o akşam. Neredeyse tüm soruların bittiği, herkesin yanında getirdiği Margosyan kitaplarını yavaş yavaş imza için ortaya çıkardığı son anlara doğru, söyleşinin başından beri dikkatle dinleyen ikiliden uzun boylu, esmer ve sert bakışlı olanı elini kaldırdı. Mikrofon o tarafa uzandığında, “Sizi hayranlıkla ve gıpta ile dinledim. Batmanlı’yım ben de. Galiba bizde de biraz şeylik var” dedi. “Şeylik” kelimesi saatlerdir Mıgırdıç Margosyan’ın dilinden Diyarbakır Ermenilerinin hayatını dinleyen biz salondakilerin arasından süzülüp ona ulaştığında, yine içini çekti.

“Neylik kardeşim? Ermeni misin? Ermeni olduğunu mu keşfettin ilk kez?” diye çıkıştı. Sinirli değildi. Belgeseldeki mizahi yönü ağır basan Margosyan’dı. Ama bizimki mahcup, salon ona dönmüş bakıyor, ne diyeceğini bilemedi. Durumu yine Mıgırdıç kurtardı: “Ermenilik ayıp bir şey değil kardeşim. Ermeni olabilirsin veya olmayabilirsin. Ailenden birileri olabilir. Seni de anlıyorum, belki de 100 yıl sonra ilk kez kendiyle yüzleşiyor ailenden biri. Bu yeni kimliği yadırgaman da tedirgin olman da ‘şeylik’ diyerek fısıltıyla söylemen de normal.”

Sonraları Ermeni olabileceği ihtimali üzerinden “şeylik” ifadesini kullanan o adamı ve Margosyan’ın ona yaklaşımını çok düşündüm. Öyle bir cevap verdi ki hepimizin için rahatlattı o an sanki. Kırmadan, dökmeden, muzip bir dille bizim Batmanlının Ermenliğinin altını kalın çizgiyle çizdi. Bir daha Ermenliğinden utandığını sanmam.

Her köşesini avucunun içi gibi bildiğini söyledi Sur sokaklarında…

Margosyan dün hayata veda etti. Artık aramızda değil. Ardından birçok kişi, güzel sözler söyledi. Ağıtlar yakıldı, kitapları döküldü masalara.

Dünyadan bir Mıgırdıç Margosyan geçti. İyi ki de geçti. Yaşadıklarıyla, yaşattıklarıyla, yazdıklarıyla, Ermeniliğin ne kadar “buralı” olduğunu haykıran diliyle çok şey katarak “geçti.”

Yattığı yer incinmesin…

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram