Taliban’ın ani zaferi Ankara ile Washington arasındaki kırılgan fay hattında sarsıntıya yol açabilir

Ne kadar farkındadır bilinmez ama Taliban’ın Afganistan’da idareyi alışının artçı etkileri Erdoğan rejiminin Biden Yönetimiyle ilişkilerini daha zorlu bir zemine taşıyacaktır.

ÖMER MURAT 16 Ağustos 2021 HABER ANALİZ

ABD öncülüğündeki Batılı askeri güçlerin çekilmesi sonrası Taliban’ın Afganistan idaresini devralmasının kaçınılmaz hale geleceği başından itibaren belliydi. ABD Yönetiminin “isyancı radikal militanlar” olarak tanımladığı Taliban ile geri çekilmenin müzakerelerini yapmak üzere önceki Başkan Trump döneminde Katar arabuluculuğunda masaya oturması, aslında yenilgiyi zımnen kabul ettiği anlamına geliyordu. ABD halkı uzun zamandan beri bütçeye ağır külfetler yükleyen Afganistan’daki harekatın bitirilmesini istiyordu. Biden’ın göreve geldiğinde devraldığı vaziyet buydu.

Biden’ın hedefi ABD’nin Vietnam’daki savaş sonrası 1975’de ülkeden ayrılmaya karar verdiğinde Güney Vietnam hükümetinin hemen çöktüğü, Saigon’daki ABD Büyükelçiliğinin tavanına indirilen helikopterle telaşla boşaltıldığı, ülke idaresini devralacak komünistlerin kendilerine kötü davranacağından haklı olarak korkan Vietnamlıların pek çoğunun tahliye edilemeden gözü yaşlı halde geride bırakıldığı görüntülerin benzerinin oluşmasına müsaade etmeden Afganistan’dan ayrılmaktı. Bunun için Afgan hükümetinin ABD askeri güçleri çekildikten sonra hiç değilse bir yıl kadar daha ayakta kalması gerekiyordu. Bu geçiş sürecinde kendini tehlikede hisseden Afganlar peyderpey ülkeden ayrılacaktı.

Öte yandan ABD’nin ülkeyi Taliban’a terkettiği gibi bugün şahit olunan dramatik görüntüler yerine, Afgan hükümetinin Taliban karşısında yenildiği, geri adım attığı meselesi ön plana çıkacaktı. Fakat Taliban’ın beklenenden çok daha hızlı ilerlemesi tüm bu planları alt üst etti. Afgan hükümetini oluşturan Batı yönümlü elitlerin önemli bir bölümünü hemen bir korku sardı, diğer yandan Kabil’deki diplomatik temsilcilikler de ABD öncülüğündeki askeri güçlerin ayrılması sonrası güvenliklerinin tehlikeye düşeceği kaygısına kapıldılar. Kabil’de bu tür bir paniğin hakim olmasının Afgan hükümetinin çözülmesine yol açacağından endişe eden Biden Yönetimi, kaçış güzergahının güvenliğinin temin edilmesi halinde geçiş sürecini daha “onurlu” bir şekilde gerçekleştirebilecek kadar Afgan hükümetinin ömrünün uzamasını sağlayan formüller üzerinde kafa yormaya başladı.

Taliban’la yapılan anlaşma, en geç Ağustos sonuna kadar ülkeden tüm Batılı askeri güçlerin çekilmesini gerektirdiğinden NATO üyesi bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin bu rolü üstlenebileceği meselesi gündeme geldi. Taliban’ın 20 yıllık savaş boyunca pasif görevler icra eden Türk askerlerine saldırmadığının bilinmesi bu fikri cazip hale getiriyordu. Daha önceki yazılarımda değindiğim gibi Erdoğan, Biden’la ilişkilerini düzeltmek için bunu bir fırsat olarak görüp görevi üstlenmeye hemen hazır olduğunu ilan etti. Bu kararıyla ne aldığı risklerin boyutlarının farkındaydı, ne de böyle bir adıma Taliban’ın ne tür bir tepki vereceğine dair fikri vardı.


 

Afgan hükümetinin ömrünü uzatacak böyle bir misyona Taliban’ın karşı çıkmasını tahmin etmek hiç de zor değildi. Yumuşak bir geçiş süreci için, zor da olsa, böyle bir misyon belki onlara kabul ettirilebilirdi ama İslam toplumları nezdinde neredeyse bir “halife” gibi görülecek kadar popüler olduğuna kendisini inandırmış olan Erdoğan öncelikle Taliban’ı ikna etmeye yönelik bir müzakere yürütmeye gerek görmedi ve TSK’nın Kabil havalimanını korumaya hazır olduğunu duyurarak böyle bir ihtimalin olup olmadığının anlaşılabilmesine fırsat vermedi. Bunun üzerine Taliban oldukça sert bir yazılı açıklama yayınlayarak ABD öncülüğündeki güçlerin çekilmesi sonrası Türk ordusunun kalması halinde 2001’de ABD işgaline karşı aldıkları cihat fetvasının Türk askerlerine karşı da geçerli olacağını geçen ay tüm dünyaya ilan etti.

Tüm bunlar yaşanırken bir yandan da Taliban ilerleyişi hızla sürdüğünden elindeki seçenekler azalan Biden Yönetimi, Türkiye’nin Kabil havalimanının güvenliğini üstlenmesi ihtimalini masada tutmayı sürdürerek zaman kazanmaya çalıştı. ABD’nin zor durumda kaldığını anlayan Erdoğan’ın böyle bir misyon sayesinde Biden’dan vermeye hazır olduğundan çok daha büyük tavizler koparabileceğini sanması, işlerin sarpa sarabileceğine dair işaretler verirken Afgan ordusu Taliban karşısında kimsenin öngöremediği bir hızla tamamen çözülüverdi.

Afgan yönetici elitinin ABD’nin askeri koruması kalktığında ülkede tutunma iradesine sahip olmadığı görüldü. Kabil’de görev yapmış bir meslektaşım, yıllardır ayyuka çıkmış yolsuzluklar sayesinde kazanmış oldukları servetlerle kalan ömürlerinde yurtdışında rahat hayatlar sürme arzusunun bu kesimler için Taliban’a karşı zorlu bir mücadele vermekten çok daha cazip olduğuna inanıyor. Bunu normal vatandaş da görüyor. Zaten o nedenle kimse Taliban’a karşı gerçek bir direniş gösterme gereği duymadı, ortada uğruna ölmeyi göze alacak denli sahiplenebilecekleri bir devlet nizamı yoktu… Başkent Kabil’i dün adeta kimseye haber vermeden ve aniden terkeden Eşref Gani ve etrafındaki batı eğitimli danışmanlarının ülkenin gerçekleriyle, sahadaki oyuncularla ilgisinin ne denli zayıf olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Taliban son on gündür pek çok şehre hiçbir direnişle karşılaşmadan girdi. Eğitim ve kültür açısından kendilerinden oldukça geri gördükleri Taliban’ın diğer etnik ve dini grupları yanına çekmekte gösterdiği siyasi maharetle yarışamadılar. ABD ve diğer Batılı ülkelerden aldıkları muazzam askeri ve mali desteğe rağmen hükümetlerini savunmak için savaşmaya hazır bir Afgan ordusu oluşturamadılar.

2019’da yapılan bir ankete katılan Afganların yüzde 81’i yolsuzluğu büyük bir sosyal sorun olarak belirtirken, yüzde 68’i yolsuzluğun günlük yaşamlarını etkilediğini kaydediyordu. Ülkedeki kronik yolsuzluktan ordu da nasibini almıştı: Örneğin alt düzey komutanların iaşelerini çalıp sattıkları için askerin yeterli yiyecek bulamadığından bahsediliyordu. Böyle bir ordunun Taliban gibi yıllardır iç disiplinini bozmadan savaşmayı başarmış bir milis gücüne karşı ayakta kalabilmesi zordu. Yaşananlar, askeri işgalle, doğulu bir ülkede Batılı bir demokratik rejim oluşturmaya kalkışmanın ne doğru, ne de mümkün olduğunu gösteren bir başka örnek olay olarak tarihe geçti.

Bu yazı yazıldığı sırada Taliban’ın Kabil’deki hakimiyeti 24 saati doldurmak üzereydi. Şehirde bazı münferit hadiseler dışında Taliban savaşçılarının herhangi bir şiddet gösterisinde bulunmadığı, toplu katliamlara girişmediği görülmektedir. Halihazırda başkentte “Batılı kültüre yakın” belki onbinlerce insan yaşamaktadır. Taliban idaresinin bu insanlara yönelik muamelesi uluslararası toplum tarafından tanınma elde etmesi bakımından kritik önemde olacaktır. Özellikle kadınlara yönelik yaklaşımlarındaki aşırılıkçı, katı ataerkil tutumlarında yumuşamalara gitmezlerse öngörülebilir bir gelecekte, beynelmilel tecrit altında bir parya devleti statüsünden kurtulamayacaklardır.

Bugün gelinen noktada Erdoğan’ın ABD Başkanı Biden’ın “gözüne girmesini sağlayacak” önemli bir imkandan artık mahrum kaldığı ortadadır. Ne kadar farkındadır bilinmez ama Taliban’ın Afganistan’da idareyi alışının artçı etkileri Erdoğan rejiminin Biden Yönetimiyle ilişkilerini daha zorlu bir zemine taşıyacaktır. Şöyle ki Biden yirmi yıl süren bir askeri harekat sonrası ülkeyi yeniden Taliban’ın aşırılıkçı dini rejimine bırakmasının Washington’u dünyada küçük düşürdüğü ve bu görüntülerin Çin karşısında bir gerileme anlamına geldiği yönünde muhalefetteki Cumhuriyetçi senatörlerin eleştirilerine muhatap olmaktadır. Her ne kadar ABD halkının ekseriyetle kararını desteklediğini bilmek kendisini rahatlatsa da önümüzdeki dönemde Çin ve Rusya gibi otokratik rejimlere karşı demokratik dünyanın liderliğini yapma iddiasının altını doldurmaya yönelik bir an evvel somut adımlar atma baskısını üzerinde hissedecektir. Bu çerçevede Aralık ayında gerçekleştirileceği duyurulan “Demokrasi Zirvesi” muhtemelen bir dönüm noktası olarak tasarlanacaktır. Bunun bir yansıması olarak da Biden Yönetimi Taliban fiyaskosundan sonra, popülist siyasal İslamcı otoriterliği temsil eden Erdoğan rejimiyle aynı fotoğraf karesine girmekten artık daha fazla kaçınacaktır.


 

Erdoğan rejimini ayakta tutmaya çalışan uluslararası aktörler için de Afganistan’daki gelişmeler meyus edicidir. Rejime ekonomik olarak iflasını önlemek için her şeye rağmen destek verilmesi gerektiği iddialarının içini dolduracak önemli bir askeri misyonun gerçekleşme ihtimali artık kalmadı. Mevcut durumda Erdoğan rejiminin Afganistan’da ABD için oynayabileceği herhangi bir rolden bahsedebilmek mümkün değildir. Washington Taliban’a ulaşmak ve belirli konularda istediği yöne çevirmek için yardıma ihtiyacı olduğunda çalacağı kapının Ankara’da değil İslamabad’da olduğunu gayet iyi bilmektedir.