“Sürtüklük”, cezasızlık ve gelecek

Kürt meselesindeki militarist yaklaşımdan kurtulmadıkça, ülke içinde eşitlikçi ve demokratik bir düzen kurmadıkça, insan haklarını merkeze alan bir sistem hedeflemedikçe bu gemi ilerleyemeyecek.

ALİN OZİNİAN 05 Haziran 2022 GÖRÜŞ

İçki için sulu, “diğerleri” için kuru diyen partili bir Cumhurbaşkanı var Türkiye’nin uzun süredir. Bu “sulu ve kurulara” durmadan zam yapmaktan övünüyor, “bunlara” hayatı dar edeceğim diyor, kısaca içmeyecekler o zıkkımı diyor.

“Bu hayata müdahale!”, “kendileri gibi olmayana yaşam hakkı tanımama!” diye isyan ediyor insanlar haklı olarak, lakin bu şaşırmalara şaşırmamak da mümkün değil.

Durmadan, ona buna, sağa sola, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” gerekçe gösterilerek yüzlerce dava açılırken, partili Cumhurbaşkanı Gezi eylemlerinde anayasal haklarını kullanan yurttaşlara, daha önce yaptığı gibi açıkça hakaret etti. Çapulcu artık kesmiyor, sürtük, çürük gibi, cinsiyetçi ve belden aşağı – bırakın ahlakı sorgulayan, açıkça ahlaksızlıka itham eden bir dille konuşuyor muhalefetle Cumhurbaşkanı.

Zamanında memnuniyetsizliğini dile getiren başka bir yurttaşa a “Al ananı git buradan!” demişti. Tarzı bu.

Yaşadığımız dönemin en ayırt edici tutumlarından biri de “sıvama”, hükümetinden muhalefetine, herkes ne yazık ki “sıvıyor”.

Erdoğan, tepki çeken ‘sürtük’ ifadesinden sonra bırakın pişman olmayı, savunmaya geçti: “Biz Gezi olaylarında sergiledikleri tutuma yakışan teşhisi koyduk. Biz hep milletimizin diliyle konuştuk. Milletimiz bu vandalları nasıl tanımlıyorsa biz de öyle dedik!”

Suçu kolektifleştirme çabası bu. Aslında stratejik açıdan hiç de yanlış değil; bir suç halk kitleleri tarafından işlendiğinde, suç niteliğinden sıyrılıyor Türkiye’de, cezalandırılmıyor, aksine — ülkeyi, vatanı, değerleri koruma açısından bir gurur nişanesi gibi yıllarca taşınıyor.

“Sokaktakilerin” dili ile konuştuğunu saklamıyor, bunla gurur duyuyor Erdoğan. Lakin sokaktaki “herkes” böyle konuşmuyor, daha önceki suçlar gibi, toplumun hepsi suçlular ile aynı yerde durmuyor. Güvendiği kadim cezasızlık ilkesi, böyle cesurca konuşmasına ve suça toplumu ortak etmeye kadar gidiyor…

Korku, getirdiği panik ve hırçınlık gittikçe artıyor. Yükselişe geçemeyen, pek da başarı kaydedemeyen muhalefeti bile istediği gibi bastıramıyor. Herkes sussun, korksun, “felç” olsun istiyor iktidar. İçinde bulunulan “yarı felç” durumu bile yetmiyor.

Yurttaşın tahrik olması için her yol deneniyor, tüm tuşlara basılıyor. Mülteci karşıtlığı, Kürt düşmanlığı, LGBTİ nefreti ve daha nice “kana dokunacak” durum kaşınıyor. Muhalefet edene hakaret ve küfür de bunun bir parçası. Hedef aslında belli, olası bir iç karışıklık ve seçim öncesi olağanüstü halin oluşturabilmesi.

Erdoğan Gezi protestocularına sürtük dediği gün, başka bir açıklama da yaptı.

“Suriye’ye 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturma kararımızın yeni bir safhasına geçiyoruz. Tel Rıfat ve Münbiç’i teröristlerden temizliyoruz.” dedi.

Bu iki “açıklamanın” aynı gün yapılması tesadüf değil. Biri ile diğeri örtülüyor, Erdoğan kimi nasıl sinirlendireceğini, gündemi domine edeceğini, kısaca “bizi” ve tepkilerimizi çok iyi biliyor.

“Sürtük mü? Cumhurbaşkanı, ülkesinin kadınlarına sürtük mü diyor? Doğru mu duydum, doğru mu okudum?” mealinde paylaşımlardan geçilmedi o gün sosyal medya. İncindi, kırılıdı, sinirlendi insanlar haklı olarak ama buradaki naifliği de görmek gerekiyor.

Elektrik, doğalgaz, akaryakıt ve temel gıda zamları ortada. Korkunç bir enflasyon, zirvelere ulaşan bir işsizlik ve derinleşen bir yoksuluk içinde insanlar.

Yurttaşın iradesinin hiçe sayılması, seçtiği siyasilerin yerine kayyumlar atanması başta olmak üzere, dokunulmazlıkların kaldırılmasına, askeri tezkerele evet denilmesine kadar geçen bir süreçte, sessiz kalan hatta bazılarını canı gönülden destekleyenler, karşı karşıya kalınan ortama çok şaşırmamalı.

Barış akademisyenlerinden öğretmenlere, bir bankada parası olanların terörizm suçu ile ceza evine konumlarından daha mı ağır sürtük sözcüğü?

Kanser hastası mahpuslara tedavi hakkı verilmemesinden daha mı acı duyulan bu hakaret?

Uyduruk sebepler ile cezaevinde rehin alınan siyasiler, yazarlar, gazeteciler, anneleri ile orada yaşamaya mahkûm kılınan bebek ve çocuklardan daha mı değerli bazılarımızın gurur?

Türkiye’de son yıllarda insanların hayatları, sağlıkları, aileleri, meslekler, ümitleri çalındı… hayatlar paramparça oldu. Bunlar olurken AKP’ye muhalefet eden siyasiler ne yaptı?

Hükümetin hain ilan ettiklerine, üstü kapalı ya da açık hain muamelesi yapmadı mı?

Muhalefetin Erdoğan’ın saldırgan dış politikasındaki adımları desteklemesi “milli ve yerlilik” ile açıklanmayacak kadar problematik bir durumda artık.

Yunanistan’dan Kafkaslara, Doğu Akdeniz’den Rusya’ya, yapılan siyasete “muhafazakâr seçmen ürkmesin” şiarı ile ortak olunması inandırıcı değil. Muhalefetin de bazı konulara bakışı Erdoğan’dan farklı değil, hatta ne üzücü ki bazı konularda Erdoğan daha “yumuşak”.

AKP’nin ne zaman, nasıl gideceğini “çok umutlu kitleler” dışında pek kimse kestiremiyor. Bazılarımız ise kurtulunması şart olmuş bu hükümet gittiği takdirde nasıl düze çıkılacağını da öngöremiyoruz.

Yıkılan sistemin yerine, ne kurulacak, nasıl kurulacak?

Kürt meselesindeki militarist yaklaşımdan kurtulmadıkça, ülke içinde eşitlikçi ve demokratik bir düzen kurmadıkça, insan haklarını merkeze alan bir sistem hedeflemedikçe bu gemi ilerleyemeyecek.

Düşünülmesi gereken bunlar, Cumhurbaşkan’ından ahlaklı olmasını beklemek, pasif bir muhalefet yapma hali bile değil, sadece kendini kandırmak. Oraları çoktan geçtik, daha büyük sorunlarımız var ve gerçekçi olmakta yarar var.