Artan kitap satışları, değişen okuma mekânları

Yayıncıların ve kitapçıların cevabını aradığı soru: Satış rakamları bu yıl da artacak mı? Geçen yıl kitap satışlarındaki artışta ‘ev’in de etkisi var mıydı? Şimdilik kestirmek zor...

KENAN KARASU 24 Ocak 2022 HABER ANALİZ

Pandeminin toplumu iyileştiren yönlerinden biri insanların daha çok kitap okuması oldu. Yasaklar döneminde yayınlanan okunacak/okunmayacak kitap listelerini, evde en iyi nerede kitap okunur önerilerini, Zoom kitap kulüplerini ve söyleşilerini, TikTok kullanıcılarının favori kitaplarını ve yazarlarını paylaşmak için kullandıkları ‘BookTok’u hatırlayın. Bunların hepsi, kitapla olan ilişkimizi yeniden tanımlamadığımızın ve artan kitap satışlarının bir işaretiydi. Yeni yayımlanan rakamlara göre ise 2021, Birleşik Krallık’ta son on yılda yapılan en yüksek (212 milyon) basılı kitap satış yılı oldu -kurmaca türü listenin başında. Amerika’da da benzer bir tablo var. Amerikan Yayıncılar Birliği’ne göre ise Ocak-Kasım 2021 arasında tüketici kitaplarının satışları yılın aynı dönemine göre yüzde 13 arttı. Amerikan Kitapçılar Derneği 2021’de en az 172 yeni bağımsız kitapçının açıldığını duyurdu.

SON İKİ YILDA KİTAP SATIŞLARI ARTTI

Son iki yılda kitap satışları, beklenmedik ve güçlü bir yükseliş gösterdi. İnsanların daha çok okumasındaki nedeni kimi karantina sırasında boş zamandaki sözde artışa, kimi geçirilen zamanın kalitesine bağlıyor. Korona virüsünün azalmasıyla müzeler, sinemalar ve eğlence merkezleri yeniden açılmaya başlarken, kitap okuma alışkanlığı ibresini değiştirecektir. Yayıncıların ve kitapçıların cevabını aradığı soru ise satış rakamları bu yıl da artacak mı? Bunu kestirmek elbette zor; fakat, kitap satışlarındaki yükseliş, bir okuma mekânı olarak ‘ev’in bize sunduğu imkânlarla mı ilgili?

Doğru zamanda ve doğru mekânda gerçekleşen okumaların hazzı, okurun üzerinde senelerce kalır. O haz, okur elini kitaba uzattığı her vakitte kendini yeniden hatırlatır. Okumanın kurduğu bir tuzaktır bu. Mekân algımızı yeni baştan tanımlayan karantinayla birlikte, birbirinden ayrı olan çalışma ve ev yaşamı, eğitim ve dinlenme mekanları birbiriyle örtüşmeye ve çatışmaya başladı. Halen devam eden bir müzakere alanında olduğumuz kesin. İyi bir okur, mekâna göre nasıl bir okuma eylemi gerçekleştireceğinin farkındadır. Bu tecrübe yeni deneyimlerle kendini dönüştürür. Daha da büyür. Bu yüzden, çocukluk, gençlik ve yetişkinlik zamanlarında seçilen okuma mekânları birbiriyle görünmez ağlarla bağlıdır.

OKUMAK MEKÂNLA ŞEKİLLENİR

Okumak tüm bedenimizle yaptığımız bir eylem, mekâna ve onun sınırlarına göre şekil alır. Evde koltuktaki okuma ile kalabalık bir metrodaki okuma arasında fiziksel ve ruhsal farklılıklar vardır. ‘Ev’ yataktan mutfağa, oturma odasından çalışma odasına birçok okuma alanı sunar. Mesela Batı’da daha çok ‘hafif’ okumalar için bir iki sıradan oluşan tuvaletteki kitap köşesi bunun örneklerindendir –bu bir İngiliz geleneği olarak da görülebilir. Henry Miller bütün iyi okumalarını tuvalette gerçekleştirdiğini itiraf etmişti. 18. yüzyıl resimlerini bir düşünün. Okuma eylemi rahat bir iç mekânda, kimi zaman banyoda, gerçekleşir -bu resimlerdeki okurların çoğu yalnız ve genç bir kadındır. Mesela, Fransız prensesi Marie Adelaide’ın, Türk giysileri içinde kitap okurken, İsviçreli ressam Jean-Étienne Liotard tarafından yapılan portresi… 19. yüzyılda ise dış mekânda okuma daha da yaygınlaşır.

Okuma gözle başlar. Kelimeler ve gözümüz arasındaki ilişki bir anda kopup, o beyaz sayfalardan başımızı kaldırdığımızda, mekân kendini hissettirir. Bu fiziksel alan, okuma anındaki zihnin bulunduğu mekândan farklıdır çoğu zaman. Metnin okuru başka mekÂnlara taşıyabilme yetisidir. Kitap bir nesne olarak mekândan ve hatta zamandan izler taşır. Uzun bir zaman sonra elinize aldığınız kitaptaki o kahve lekelerini, deniz kumlarını ve eldeki mürekkebin izlerini göz önüne getirin.

Pandemi yasaklarında evdeki okumaların çoğu sessizdi, her birey kendi mahremiyet alanında bir okuma mekânı kuruyordu– iyi aydınlandırılmış, rahat bir köşe öneriyordu uzmanlar. Bu sessiz okumanın mutlaklığı kişiye özel bir eylemdir. Sadece okur ve metin arasında gerçekleşir. Hapiste okuyan bir mahkûm için okuma eylemi, kişinin bulunduğu fiziksel alandan bir kaçış olarak görülebilir. Ya da hastane odasındaki okumalar, mekânın o ağır kokusundan ve kişinin sancılarından sıyrılacak bir alandır. Karantina günlerinde yapılan okumalar da böyle bir zihinsel kaçışın göstergesi miydi?

HANGİ YAZARI HANGİ MEKÂNDA OKUMALI?

Okuma mekânı, kimi okurlar için, okunacak kitabın türünü de belirler. Her yerde, her zaman okuyabilen okurlar bir yana, sıra sıra dizilmiş raflar dolusu kitaplar arasında ürken, dikkatleri dağılanlar da var. Okumak onlar için açık havadır ya da boş bir oda. Kimileri için karar vermek zordur: James Joyce’u yatak odasında, Walter Benjamin’i çalışma odasında, Italio Calvino’yu mutfakta, Sally Rooney’yi balkonda ve Haruki Murakami’yi oturma odasında mı okumak gerekir? Evde roman, otobüste hikâye, trende şiir mi? Zor sorular başlar. Marguerite Duras mesela, plajlarda veya bahçelerde nadiren okuduğunu anlatmıştı. Fakat, iyi okur, tıpkı Alberto Manguel gibi, her kitabın yatakta okumaya uygun olmadığını bilir.

Karantina günleri bize okumanın gücünü ve insanları birbirine bağlayan etkisini gösterdi. Daha da önemlisi, evin bir okuma mekânı olarak okura sunduğu sonsuz imkânları. Kitap satışlarındaki artışta ‘ev’in bir etkisi var mıydı? Şimdilik kestirmek zor. Fakat, birçoğumuzun sosyal olarak paslanmış hissetmesi şaşırtıcı değil. Bu yüzden okur yeniden kütüphanede, kafede, parkta, metroda, tramvayda ve otobüste kitap okumaya başlarken, asıl soru: Bu mekanlar beklentilerimizi karşılayacak mı?

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram