Kesilememiş bir dil: Usta ve Margarita

Mikhail Bulgakov 20. yüzyıl Rus edebiyatında çığır açan romanında, Sovyetler’deki totaliter rejimi eleştirir ve rejimin insanlara dayattığı hayatı keskin bir hiciv ile ele alır.

ALİN OZİNİAN 23 Ocak 2022 GÖRÜŞ

Karanlık bir sokağın köşesinde bir anda bitiveren bir katil gibi,
aşk önümüze dikildi; ikimizi de bir vuruşta devirdi!
Yıldırım da böyle çarpar adamı, hançer de böyle saplanır!
Usta ve Margarita, Mikhail Bulgakov

“Size inanıyorum!” dedi ve bakışlarını söndürdü. “İnanıyorum size!” Bu gözler yalan söylemez! Size, başlıca hatanızın insanların gözlerini önemsememek olduğunu kaç kez söyledim zaten. Şunu bilin ki, dil gerçeği gizleyebilir ama gözler asla!”

Kedilerin satranç oynadığı, kadınların tenlerine sürdükleri büyülü yağlar ile gökyüzünde çırılçıplak uçtuğu, zeki ve alaycı bir şeytanın en beklenmeyen anda “onlarla ve en çok da sizle” konuştuğu Bulgakov romanından bu kesit yukarıdaki.

Belki de ilk kez karşılacağınız tuhaf bir düşgücü sergisi, alttan alta nefis bir ironi ile örülmüştür bu romanda. Roman sanki her şeyden bahseder. Her şeyden bahseden roman olur mu? Her şeyden bahseden, bahsettikçe zorlaşan, zorlaştıkça sizi de zorlayan ve kendine hayran bırakan bir roman.

Cumhurbaşkanı’nın camiden verdiği dil kesme vaazı ile aklıma geldi, Stalin rejimin en karanlık günlerinde kaleme alınmış bu modern Rus klasiği. Absürt gibi gözüken fantastik öğeler, birbirinden ilginç karakterler, nazik ve akıllıca örülmüş bir tarih kurgusu ile 20. yüzyılın Moskova’sının muazzam uyumu…

Her şey şeytanın, 1930’lu yıllarda, güneşli ve ılık bir bahar günü Sovyetlerin gözbebeği Moskova’ya ziyareti ile başlar. İyi giyimli, şık, SSCB yurttaşı olmadığı her halinden belli — kendini kara büyü uzmanı Profesör Woland – olarak tanıtan şeytan, şehre kâbus gibi çöker.

Şeytanın garip maiyetiyle ile birlikte gelişi ile esrarengiz olaylar, tekinsiz bir dönem başlar.

Şeytandır bu, her şeyi bilir, her şeyi sezer, geçmişini anlatır; şahitliklerinden söz eder.

Kudüs valisi Pontius Plate, İsa’yı yargılarken oradadır. Kant’la kahvaltı etmiş, çelişkilerini yüzüne vurmuştur.

Mikhail Bulgakov 20. yüzyıl Rus edebiyatında çığır açan romanında, Sovyetler’deki totaliter rejimi eleştirir ve rejimin insanlara dayattığı hayatı keskin bir hiciv ile ele alır.

Hz.İsa’nın çarmıha gerilişine kadar ilerleyen süreci ve şeytanın yani Profesör Woland’ın Moskova ziyareti ile harmanlayıp fantastik- ütopik bir eser ortaya koyar.

Bulgakov’un yaşamının son günlerine dek üzerinde çalıştığı bu roman, uzun süre yasaklanmış, ancak ölümünden yıllar sonra, üstelik sansürlenmiş haliyle 1966’da yayımlanmıştır.

Bir sistem eleştirisi olan bu eser, Sovyetler’in tartışmasız en önemli kabul edilen romanlarındandır.

Kitabın kapağını açar açmaz tiyatro sahnesine dönüşen kurgusu, akla hayale sığdırmakta zorlandığınız fantezi öğeleri ile rejim yalakalığına sarkastik yaklaşımı, onu eşsiz bir roman yapar bana göre.

Çok katmanlı gözüken olaylar örgüsü aslında ana kahraman ve hikâye üzerine kurulmamasından kaynaklanır, yoksa romanın doğrultusu bence düzdür, zigzaglar çizmez.

Romanların, romancının yeteneğinin, duygusunun ve bilgisinin yanı sıra zekasını yansıttığını anlatır bana göre “Usta ve Margarita”.

Margarita, Usta’yı yazması konusunda destekleyen, ona güç veren, hayat ışığıdır romanda. Şeytanla pazarlık yapıp Usta’yı kurtarmaya kalkacak kadar da aşıktır ona. Lakin evlidir, Usta’yı tanıyınca kocasını unutsa bile.

Bulgakov’un evli bir kadınla ilişkisi olduğu ve ondan çok etkilendiği de bilinir, bu açıdan Usta’nın Bulgakov olduğu düşünülür.

Usta ile Margarita aşkı romanın sonlara doğru gündeme gelse de romana damgasını vurur.

“Kötülük olmasa senin iyiliğin neye yarar, gölgeler silinse yeryüzü neye benzerdi? Hem gölgeleri eşyalar ve insanlar yaratmıyor mu? İşte kılıcımın gölgesi. Ama ağaçların ve canlı varlıkların da gölgeleri var. Yerkürenin kabuğunu soyma, saf ışıktan başkasını istememe tutkundan ötürü yüzeydeki tüm ağaçları ve yaşayan her şeyi silip süpürmek mi istiyorsun?” der romanda Bulgakov.

Koroviev, Azazello, Behemoth, Ivan Nikolayevich Ponyryov, Pontius Pilate ve daha nice kahramanlar ile bambaşka bir dünyada bulursunuz kendinizi romanı okurken.

Woland kılığındaki şeytanın, rejimin ardındaki korkaklığı ve ikiyüzlülüğü ortaya çıkarmasını anlatılırken, her ifşada “Ben yapmadım, siz yaptınız.” der. Şeytan bir aynı vazifesi görür kaosun içinde.

“Bu insanları oldukları gibi kabul etmek gerek. Parayı seviyorlar ama bu hep böyle oldu. İster deri ister kağıt, ister bronz, ister altın olsun, insanlık parayı sevdi.” der Woland.

İsa’yı ölüme gönderen Pontius Pilatus üzerine bir roman yazan Usta, kendisi gibi “uyumsuzlar” ile birlikte bir akıl hastanesindedir. Sevgilisi Margarita, tutku ile âşık olduğu Usta’yı hem kurtarmak hem de “sistemden” intikamını almak için ruhunu şeytana satmaya karar verince, yangınlar, fırtınalar başlar Moskova’da. Şeytanın organize ettiği balolar maskeleri düşürürken, eski Kudüs sahneleriyle birleşir, iki farklı dönem tek bir düzleme oturur…

Bulgakov’un 1960’larda sansürlenerek yayınlanan bu romanı 1928’de yazmaya başladığı söylenir. Açlık ile boğuştuğu hasta yatağında henüz yayınlanmamış sayfaları karısından isteyip, “bunları bilseler keşke” dediği de…

Stalin döneminde, Sovyetler Birliği’nde sanatçılar, yazarlar başta olmak üzere yaratan, üreten, düşünen herkes katı sansürler maruz bırakıldı. Devlet ideolojisini dikkate almadıkları görüldüğünde, hapis cezasıyla, sürgünle ya da idamla karşı karşıya kaldılar.

Ama Bulgakov’un “Usta ve Margaritası” bugün bize ulaşabiliyor. Ses kesmek, dil kesmek, fikirleri yok etmek düşünüldüğü kadar kolay ve basit değil çünkü…