“Ciddi surette güvenlik endişesi taşıyorum ama susmayacağım, tercih benim”

Avukat Vural Ergül Kronos'a anlattı: Celal Ülgen ve Ahmet Zeki Üçok'la kişisel bir husumetim yok ama sırf 'MİT tırları' sanığı Hamza Celepoğlu'nu savunduğum için beni FETÖ'cülükle suçladılar. Amacım sadece Savunma Sanayii'ndeki ahlaksızlıkları dile getirmek.

MEHMET ŞAHİN 11 Temmuz 2022 SÖYLEŞİ

Avukat Vural Ergül açık kaynaklarda, gözümüzün önünde duran bir gerçeği ortaya çıkardı. Ticaret Sicil Gazetesine göre eski Askeri Hakim Ahmet Zeki Üçok’la Avukat Celal Ülgen’in silah ticareti yaptıklarını ve bunun için bir şirket kurduklarını… Sonra şirketin internet sitesi kapatıldı, skandalın baş aktörleri bir kez daha MİT tırları davasında görev yapan Ergül’ü ‘FETÖ’ üyesi olmakla suçladı…  Vural Ergül’le sosyal medyadaki dikkat çekici paylaşımlarını ve gündemdeki diğer başlıkları konuştuk…

Avukat Celal Ülgen ve emekli subay, hukukçu Ahmet Zeki Üçok’un bir silah şirketinin kurucu ortakları olduklarını duyurdunuz. Bu isimlerle kişisel bir sorununuz mu var?

Ben Ergenekon Davası’nda en başından beri, Celal Ülgen’den çok daha önce, Ahmet Zeki Üçok sanık olmadan önce avukattım ve bu dosyada avukatlık yaptığım sırada, yalnızca ve yalnızca usul hukukunu esas alarak sadece işte gizli tanıkların kimlikleri, kayıp delillerin bulunup çıkartılması, gizlenen delillerin bulunup dosyaya getirtilmesi konularında farklı bir çaba göstermiş ve diğer meslektaşlarımdan öne çıkmıştım. Ne Ahmet Zeki Üçok’la ne Celal Ülgen’le hiçbir husumetim yoktu. Ta ki MİT tırlarında avukat olduğum güne değin. MİT tırları davasında Hamza Celepoğlu’nun avukatı olduğum gün Ahmet Zeki Üçok’un perde arkasında yöneticisi olduğu, aynı zamanda da yönetim kurulu üyesi olduğu KUMPASDER hemen bir bildiri yayınladı. Meraklılar girsin baksın, KUMPASDER bir numaralı bildiriye.

‘SIRF HAMZA CELEPOĞLU’NU SAVUNDUĞUM İÇİN FETÖ’CÜLÜKLE SUÇLANDIM’ 

Ne vardı o bildiride?

O bildiride KUMPASDER sanki kendileri hiç mağduriyet yaşamamış mağdur olmamış gibi tuttular ve o dosyada avukatlık yapan bütün meslektaşlarımızın avukatlık hukukuna, mesleki özgürlüklerine ve meslek onurlarına ipotek koyarcasına, “Biz ‘FETÖ’ dosyalarında avukatlık yapılmasına hoş bakmıyoruz, izin vermiyoruz, sizleri uyarıyoruz. Sakın ola ‘FETÖ’ dosyalarında avukatlık yapmayın.” deyip gerçek yüzlerini ortaya çıkardılar ki bu gerçek yüz daha sonra iyiden iyiye şekillendi. O bildiri sonrasında ben çok ciddi bir surette tepki gördüm Ergenekon sanıklarından. Öyle ki o güne kadar yanımda, yöremde beraber olduğum, birlikte hukuk mücadelesi verdiğim meslektaşlarım Hüseyin Öztürk, Celal Ülgen başta olduğu halde bir çok Ergenekon sanığı, sırf Hamza Celepoğlu’nun avukatlığını yaptığım için beni ‘FETÖ’cülükle suçlayıp damgaladılar. Sonra işin gerçek yüzü ortaya çıktığında gördük ki meğer durum çok farklıymış.

“MİT TIRLARININ PERDE ARKASINI ORTAYA ÇIKARMAMDAN KORKUYORLAR”

Neden böyle diyorsunuz?

Hamza Celepoğlu’nun avukatı olduğumda, Aydınlık gazetesi benim için bir manşet yaptı. “Fethullah Gülen Cemaati kendisine legallik sağlamak üzere solcu avukatlardan avukat devşirmeye çalışıyor.” dedi. O sıralar yine bir asker eskisine ait olan bir hesaptan benim üç milyon lira avukatlık ücreti aldığım iddiası ortaya atıldı. Bütün bunların gerekçesinin MİT tırlarının perde arkasında saklanan gerçeklerin ortaya çıkartmamdan duydukları korku olduğunu çok sonra öğrenmiş oldum. Hatta size şunu da söyleyeyim; Aydınlık’ın yaptığı o ‘FETÖ’ solcu avukat arıyor haberine destek verip röportajlarıyla linç edilmeme ortak olan Hüseyin Öztürk, “Bana FETÖ avukatlığı teklif edilemez. Ben bu kadar FETÖ’nün karşısındayım.” dediği halde sonra birçok ‘FETÖ’cü iş adamının davasını alıp, çok ciddi rakamlarda avukatlık ücreti temin etti ki helali hoş olsun. Bir diyeceğim yok ama, madem bunu yapacaktın neden benim linç edilmeme ortak oldun?

Neyle suçlanırsa suçlansın her insanın savunma hakkı vardır oysa…

Celal Ülgen, benim o dönemde Aydınlık tarafından ‘FETÖ kendisine solcu avukat arıyor’ başlıklı linç edilmeme ortak olurken, hala arşivde duruyor, dileyen girip bakabileceği gibi benim sosyal medya hesabımdaki paylaşımlara da bakabilir. “Bu dosyada Celepoğlu’nun avukatlığı bana teklif edildi ama ben Ahmet Zeki Üçok’a sordum. Hamza Celepoğlu ‘FETÖ’cüymüş. Ben o yüzden bu vekilliği üstlenmedim.’ diyerek  linç edilmeme ortak oldu. Aydınlık gazetesinin bu manşeti bilahare benim “Hamza Celepoğlu’nun avukatlığını üstlenmek suretiyle FETÖ’nün bir operasyonu olduğu aşikar olan MİT tırları davasında, gerçekte FETÖ operasyonu olmadığını söylemek suretiyle örgüt lehine algı oluşturmak” iddiasıyla iddianamemde delil oluşturması bile söz konusu oldu. Yargıyla birlikte hareket ettiler bu linçte ve beni ‘FETÖ’cü ilan edip bu dosyadan uzak tutmak üzere bir operasyona ortak oldular.

Neden operasyon  diyorsunuz?

Operasyon diyorum çünkü, bunun perde arkası hele de Hablemitoğlu suikastında Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadeleri ortaya çıksın, o zaman çok daha net surette görülüp anlaşılabilecek. Benim bugüne kadar dile getirdiğim iddiaların hepsinin kanıtının, tanığının, belgesinin olduğunu hep birlikte göreceğiz. Bu işin bir ayağı da oraya kadar varıyor. Şimdi, ben 2022 senesinde bir avukatın, avukatlık yapmak üzere hangi kriterleri esas alması gerektiğini, bir ‘FETÖ’cüye avukatlık yapmanın hangi koşullarda doğru olduğunu ve sair tartışmayı zül addediyorum. Şuna inanıyorum; avukat ihtiyaç duyan her kim olursa olsun tabii ki hukukunu savunur ama şimdi bakın, daha bugün Serdar Öztürk paylaşımda bulunmuş. Demiş ki, ‘Gerçek Atatürkçü, cumhuriyetçi avukatlar, Atatürkçü, cumhuriyetçi olmayanların vekilliğini yapmaz.”. Şimdi söz gelimi, Serdar Öztürk’le biz MİT tırlarında, Hrant Dink dosyasında birlikte avukatız. O da askerleri savunuyor, ben de askerleri savunuyorum. Serdar Öztürk’e bakılırsa ben ‘FETÖ’cüyüm, çünkü Hamza Celepoğlu ‘FETÖ’cü. Kendisinin savunduğu askerler ‘FETÖ’cü değil, o da ‘FETÖ’cü değil. Şimdi bakın, Vatan Partisi’nin genel başkan yardımcıları Nusret Senem, Mehmet Cengiz bir yandan “FETÖ solcu avukat arıyor” deyip beni lince tabi tutarken, bunlar diğer yandan hatırı sayılır ciddi meblağlarla ‘FETÖ’cü olarak suçlanan benimki gibi diğer askerlere avukatlık yapıyorlar. Şimdi sizlerle benim aramdaki fark nedir ki siz vatan evladı, cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist, laik oluyorsunuz da ben ‘FETÖ’cü oluyorum? Onun için insanın öncelikle izanını, ahlâkını yitirmiş olması gerekir. Bu gerçekten bir avukat için utanç vesilesi ve emin olun bu adamların torunları bundan belki 20 sene sonra 30 sene sonra bunu onların yüzlerine vuracak. Bunlar torunlarının yüzüne bile bakamayacaklar. Emin olun hukuk fakültelerinde ders konusu bile olacak. Avukatların bu ahlâksızlıkları, iki yüzlülükleri şimdi bu bir yana, bu konuyu kapatalım. Bu konu üzerinde çok konuşmak artık pek anlam taşımıyor.

“BİR İNSAN SİLAH ŞİRKETİNDEKİ ORTAKLIĞINI NİÇİN GİZLEMEK İSTER?”

Bir avukat silah ticareti yapabilir mi?

Bir avukat silah şirketine avukat olabilir bunda hiçbir beis yok ama bir avukat silah şirketinde kurucu ortak olmak suretiyle silah imalatı, yeni silahlar geliştirilmesi, mevcut silahların alım satımına aracılık etmek suretiyle para kazanmaya ilişkin ortaya çıkan soruları makul mantıklı cevaplayabilmeli. Şimdi Celal Ülgen ben “Yerli ve milli silah işi yapıyorum.” diyor. Bugün onu savunan Merdan Yanardağ demiş ki, “Siz her silah şirketini SADAT mı sanıyorsunuz?”. Silah hakikaten insanı öldürür. Bina yıkar. Ne yani Celal Ülgen’in sattığı, aracılık ettiği, geliştirmeye çalıştığı daha az mı acıtarak öldürüyor? Binalara daha az zarar vererek mi katlediyor? Tabii ki milli savunma için silah geliştirilir. Tabii ki ulusal savunma hepimizin destek vermesi gereken bir sektör olarak bizleri koruma noktasında fevkalade önem taşır. Bunların hiçbirini tartışmıyorum ben ama bu kadar mühendis var, bu kadar teknik adam varken sırf para kazanmak amacıyla Celal Ülgen’in bir silah şirketine ortak olması, üstelik yükünü tutmuş, yaşı 70’i geçmiş, Atatürkçülükte, Kemalistlikte, laiklikte kimseye söz bırakmayan, Mustafa Kemal’in ruhunu Deniz Gezmiş’ten öğrendiğiyle ekranlarda boy gösterip ahkam kesen bir adamın silah şirketine ortak olmasını izah etmesi, hakikaten makul ve mantıklı gerekçelerle anlaşılabilir olmadığı gibi bir adam kurduğu silah şirketindeki ortaklığı niye inkar eder?

Neden inkar etti sizce?

Ben bu belgeyi ilk paylaştığımda Celal Ülgen, ‘Benim silahla ne işim olur? Bu ‘FETÖ’cülerin saldırması.’ deyip işin içinden çıkmaya çalıştı. Ortada ticari sicilden almış olduğum belge var, paylaştım sosyal medya hesabımda. Dedim ki, Ticari Sicil Gazetesi halka açık, dileyen girsin buradan şirketin kayıtlarına baksın. Celal Ülgen bu şirketin kurucusu mu değil mi kendi gözüyle görsün dedim. Bunu ısrarla inkar edip de suskun kalan Celal Ülgen’in yerine, kendisini televizyon programına konuk eden Merdan Yanardağ açıklama yapıyor; “Celal Ülgen’in silahları SADAT’ın silahlarına benzemez. Siz her savunma şirketini SADAT mı sanıyorsunuz?”. Hayır. Silah işi yapan kim olursa olsun silah işi yapıyordur. Bakın bir insan fuhuş için aracılık ettiğinde, fuhuş işi yaptığında nihayetinde parayla zevk almaya vesile olduğu için ben onu çok kınamam. Bir insan para için can almaya vesile olacak surette silah satışı yaparsa ben ona işte o zaman hiçbir suretle hoşgörü göstermem. Ne diyor şirketin sicilinde, sicil gazetesindeki amaç kısmında, silah alım satımı yapmak, silah ticareti yapmak diyor. Yani yalnızca Türkiye’de yerli ve milli iş yapacak değiller bunlar. Bunlar başka ülkelere de silah satacaklar. Bunu açıkça ticari sicil gazetelerinde ifade etmişler. Celal Ülgen’in hakikaten bunu izah etmesi lazım geldiği gibi bu noktada medyanın ahlakını, medyanın sorumluluğunu da tartışmak gerekir. Çünkü bakın, gazetecilik bir hak değil, bir görevdir de, bir kamu görevidir. Oda TV, Celal Ülgen’in bu silah şirketine ilişkin yapmış olduğu haberde, Ahmet Zeki Üçok’un mali zorluklar yaşadığını, bu yüzden balıkçılık işine girdiğini iddia ediyor.

“MADEM BALIKÇILIK YAPACAKTINIZ NEDEN ŞİRKETİN ADINI SUN SAVUNMA KOYDUNUZ?”

Girmişler mi balıkçılık işine?

Şimdi ben de gazetecilik yaptım, siz de gazetecisiniz. Biri gelse dese ki ben balık işine girdim. Siz demez misiniz, şirketinizin adı ne, ortağı kim diye? Şimdi bakıyorsunuz şirketin adı savunma sanayii. Siz madem balıkçılık yapacaktınız, neden adını ‘SUN Balıkçılık’ değil de ‘SUN Savunma’ koydunuz demek aklına gelmiyor o gazetecilerin. Oda TV’deki bu haberi yapan muhabirler, bakmıyorlar mı bu Ticari Sicil Gazetesine ya da sormuyorlar mı ortağınız kimdir diye? O zaman Ahmet Zeki Üçok’un ortağının Celal Ülgen olduğunu gördüklerinde bunun haber değeri taşıdığını göremeyecekler mi, bilemeyecekler mi? Bunu neden paylaşmazlar? Bu bir gazetecilik görevi, bu bir haber. Dünyanın neresinde olursa olsun bu bir haber. Bu gerçek ortaya çıktığında bu kez onun utancıyla bu gerçeğin konusu olan kişiler, suskun kalıp sonra hemen günümüzün en moda suçlamasıyla ‘Onlar FETÖ’cü dediler. Şimdi Celal Ülgen, Ahmet Zeki Üçok benim Ergenekon’dan tanıdığım isimler. Ortak arkadaşlarımıza açıklama yapmışlar. Demişler ki, “Vural işte ‘FETÖ’cülerin kanallarına çıkıyor, ‘FETÖ’cülerin kendisini desteklediğini Twitter’da görüyoruz. İşte bu FETÖ işi.”. Yahu senin avukatlığını yaptığın kanallardan beni çağırdılar da ben mi çıkmadım? Beni Sözcü’den çağırdılar, Halk TV’den çağırdılar da ben mi çıkmadım? Oda TV bana soru yöneltti de ben sizinle konuşmam mı dedim? Erk Acarer’in kanalına çıkıyorum, bu kez de aynı adamlar PKK’lıların kanalına çıkıyor diyorlar. Yani gerçeği gizlemek için yapılan ahlaksızlığın haddi hesabı yok. Ben gerçeği ifade ettiğim sürece kimin nereye aidiyeti var, onu tartışmam onu sorgulamam.

Amacınız ne, neyi hedefliyorsunuz?

Çünkü ben sadece gerçeğin ifadesi gayretindeyim. Dolayısıyla bu ahlaksızlık teşhir olduğu için bu paylaşımın ardından gelen tepkiler beni hakikaten ziyadesiyle memnun etti ve emin olun ben bu paylaşımlarımı burada bırakmayacağım. Bunun devamını getireceğim. Araştırmalarımı daha da bir hırsla sürdüreceğim. Çünkü bakın bu Ahmet Zeki Üçok’la Celal Ülgen’in ortağı olduğu şirketin çözüm ortağı olarak gösterdiği bir başka savunma sanayii şirketi, sadece Google arşivinde bile rastlayabileceğiniz, görebileceğiniz çok sayıdaki şaibeli isim Ahmet Zeki Üçok ve Celal Ülgen’e ait şirketin üzerinde daha bir ciddi durmayı gerektiriyor. Sonra bakın, bu nasıl bir şirket? Şimdi, Moritanya’dan buraya özel, çeşitli balık getirecekmiş güya, Oda TV’deki haberde bu yer alıyor. Şimdiye kadar balık çeşitleriyle dikkat çeken onlarca marketten bir tanesinde Moritanya balığı diye bir balık ya da Ahmet Zeki Üçok’un şirketine ait ithalatçı falancadır diye bir tane balık görebildiğimiz yok. Bu şirketin bir soğuk zinciri, kamyonu var mı yok mu göremedik, bilemedik. Bu şirketin bir soğuk hava deposu var mı yok mu bilemiyoruz. Bu şirket halen İstanbul’da Swiss Hotel’in arkasında, kirası oldukça yüksek bir ofiste faaliyet gösteriyor ve bu ofisin kirasını ödeyebilecek suretle ciddi kazançları varsa bunları biz gündelik yaşamımızda da mutlaka görebilmeliydik ama bunlar da yok. Peki bu durumda sizin aklınıza tereddüt gelmez mi? Kamusal yararlar çerçevesinde sorular sormak gerekmez mi?

Kişisel bir husumetiniz yok ama kişiselleşmiş bir yanı mı var meselenin?

Çağırın bizi ya da Oda TV çağırsın, Sözcü TV çağırsın, Halk TV çağırsın karşılıklı konuşalım.

Ticari ortaklık yapmalarının önünde, sektör savunma ve silah olsa da hukuki bir engel var mı?

Hayır hiçbir engel yok. Bunlar para kazanma hırsıyla her sektörde ama her sektörde iş yapabilirler. Yasalar izin verdiği müddetçe bunu yapmakta hiçbir beis yok.

‘Milli savunmamızı ilgilendiren bu konularda nasıl olur da yandaşlık kriter alınır.’ diye iktidara yakın bazı isimler hedef alınmıştı. Pek çok üst düzey askerle irtibatlı isimlerin ortaklığı da akla bu soruyu getirmez mi?

Ulusal güvenlik içerisinde ulusal savunma sanayiini mutlaka ciddiyetle ve özenle değerlendirmek gerek. Nihayetinde Türkiye’nin ulusal güvenliği ulusal savunma sanayiinden geçer. Ben ısrarla ve özellikle şunu söyleyerek dikkatlerini çekmeye çalışıyorum, Tayyip Erdoğan’ın, Devlet Denetleme Kurulu Başkanı’nın. Bakın ulusal savunma sanayiinde dönen rezaletlerin ortaya çıkartılması, gazetecilerin, avukatların, savcıların boyunu aşar. O yüzden bu konu için ısrarla dile getirdiğim üzere Meclis’te ya bir ulusal güvenlik ve istihbarat komisyonunca bir çalışma başlatılması ya da Devlet Denetleme Kurulu’nun, Erdoğan’ın talimatıyla bunu araştırması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu yalnızca Ahmet Zeki Üçok ve Celal Ülgen’le sınırlı kalan bir mesele değil. Bakın, ben askeri çevrelerden şunu öğrendim. Emin olun çok sayıda muvazzaf asker sırf silah sektöründe iş yapabilmek için erken emekliliğe ayrılıyor.

Komutanlar silah ticaretine girmek için emekli mi oluyor?

Bugüne kadar hep soruyorum, özellikle asker kökenli olan ya da yönetiminde asker bulunduran savunma sanayii şirketlerinin kamudan aldığı ihaleler nelerdir? Bunları bizlerin öğrenmesi mümkün olmayabilir ulusal güvenlik nedeniyle. Tabii ki bunlar gizli kalabilir. Daha da kötüsü bu işte, çünkü burada ihale açılmadığı için özel davet usulüyle gerçekleştirilen ihalelerde neler dönüyor, biz bunu bilmiyoruz. Mesela Levent Göktaş’ın ben bile beş şirket biliyordum. Meğer daha fazla şirketi varmış. Ben bir çırpıda size onlarca savunma sanayiinde iş yapan askerin ismini sıralayabilirim. Şimdi mesela Devlet Malzeme Ofisi’nden emekli biri kalkıp da kendisine bir ofis açıp, Devlet Malzeme Ofisi’ndeki ilişkileri üzerinden bir ticaret yapsa ya da velev ki kamuoyu için bir ihaleye girecek olsa aklımıza gelecek olan şüpheler aynı şekilde savunma sanayii için de geçerli olmayacak mı? Bu yüzden şunu söylüyorum; kaç asker, emekli asker var ya da muvazzafken eşleri üzerinden savunma sanayii şirketi kurdurduktan sonra bu şirketlerin başına geçmiş, kamudan ihale almış, hala kamuyla iş yapan savunma sanayii ile iş yapan kimler var? Bunların aldığı ihaleler neler? Bunların bizleri burada tartışması, konuşması da doğru değil. Bunu Meclis’in, Ulusal Güvenlik ve İstihbarat Komisyonunun araştırıp çözümlemesi gerekiyor. Çünkü hakikaten bu ulusal güvenlikle ilgili bir mesele.

“SAVUNMA SANAYİİNDEKİ AHLAKSIZLIKLARI GÜNDEME GETİRDİĞİM İÇİN SUÇLANIYORUM”

Neden ulusal güvenlikle ilgili olduğunu düşünüyorsunuz?

Geçtiğimiz günlerde ben savunma sanayiinde faaliyet gösteren bir başka ismi gündeme getirmiştim, Serdar Özyurt’u. Serdar Özyurt, Nuri Gökhan Bozkır’ın eski ortağı. Ben onun ilişkilerini, ilişkiler ağını deşifre edince bu sefer bir ağızdan, eski Ergenekoncular değil ama Ahmet Hakan’ından tutun, Cem Küçük’üne, Ersoy Dede’sine kadar hepsi beni hedef seçtiler, “FETÖ’cü Vural savunma sanayiini itibarsızlaştırmaya çalışıyor.” dediler. Şimdi Ergenekon’un eski sanıkları ile yandaş Cem Küçük’lerin buluştuğu noktada gerçek şu ki, ben savunma sanayiindeki şaibeli ilişkileri gündeme getirdiğim için ‘FETÖ’cülükle suçlanıyorum. Bunlar o suçlamada kardeşlik içindeler. Öyle bir menfaat öyle bir ahlaksızlık var ki Cem Küçük’le Celal Ülgen aynı ağızla ‘Vural FETÖ’cüdür.’ deyip bana sırf savunma sanayiindeki ahlaksızlıkları, kirli ilişkileri gündeme getirdiğim için saldırabiliyorlar. Dolayısıyla bu iş hakikaten basında tartışılmanı, kamuoyunda gündeme gelmenin ötesinde anlam ve önem taşıdığı için bunu çok da tartışmak doğru değil. Bunu mutlaka ama mutlaka Devlet Denetleme Kurulu’nun incelemesi, soruşturması gerektiğini düşünüyorum. Ulusal savunma sanayii, ulusal güvenliğimizin bir parçasıdır. Dolayısıyla da asla ve kata ticari kazanç uğruna suiistimale izin verilmemelidir.

Sosyal medyada Hablemitoğlu suikastıyla ilgili aranan Levent Göktaş’la ilgili ilginç imalarda bulunuyorsunuz. Bu dosyadaki son duruma ilişkin düşünceleriniz nasıl?

Sürdürülen soruşturmada gizlilik devam ettiği için konuşmayı çok doğru bulmadığımı daha önce de ifade etmiştim ama bugün Levent Göktaş’la ilgili olarak konuşabileceğimiz başkaca dosyalar mevcut. Kamuoyunda ‘Soğan tırları dosyası’ olarak bilinen dosya üzerinden bir takım hususları ifade etmek istiyorum. Şimdi, Levent Göktaş’ın ben bugün yarın yakalanabileceğini düşünüyor ve umut ediyorum. O yakalandığında zaten nihayet birçok gerçeğin açığa çıkacağına inanıyorum. Ben Levent Göktaş’ın yerinde olsaydım ve masumiyetimden emin olsaydım ne yapardım? Birincisi, Levent Göktaş bir hukukçu, bir kahraman, üç altın madalyalı, eski merhum eşi Yargıtay’da hakimdi, kendisi avukat olması hasebiyle de Ankara’da Yargıtay’da ve Ankara Adliyesi’nde, İstanbul Adliyesi’nde iyi ilişkileri olan, Emniyet’te bağlantıları olan bir isim. Kendimden emin olsaydım hiçbir surette kaçmaz, saklanmazdım ve çıkar ortaya ve derdim ki bu Nuri Gökhan Bozkır denen adamın deli saçması uydurmaları ve bunlar hakikat değil derdim. Bunun yerine Levent Göktaş’ın kaçmasını ziyadesiyle dikkat çekici buluyorum. Bununla birlikte şunu da hatırlatmak istiyorum. Ben savunma sanayiine ilişkin şirketlerle ilgili araştırmalarımı yaparken şunu fark ettim ki, Levent Göktaş, sahibi olduğu teknoloji şirketlerindeki hisselerini, Nuri Gökhan Bozkır’ın Türkiye’ye gelmesinin beklendiği zamanlardan itibaren, yakınlarındaki bir takım isimlere, eski çalışanlarına devretmiş. Yani Ticari Sicil Gazetesi’ne girip baktığınızda Levent Göktaş’ın sahibi olduğu şirketlerdeki hisselerini asistanına, binadaki güvenlik görevlisine devir ettiğini görebiliyorsunuz. Daha Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadeleri piyasaya düşmeden Levent Göktaş kaçma hazırlığına girişmiş. Kaldı ki Levent Göktaş’ın bu soğan tırları dosyasında da, eğer o dosya da gerçekten layıkıyla bir araştırma ve yargılamaya gidilecek olursa gündeme geleceği üzere, izaha muhtaç ilişkileri var. O yüzden Levent Göktaş’ı ben hakikaten burada yalnızca ve yalnızca Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadelerinde adı geçiyor olduğu için hedef seçilmiş bir isim olarak değerlendirmiyorum.

“BOZKIR’IN BİRÇOK ANLATIMININ  KANITLANABİLİR OLDUĞUNU GÖRDÜM”

Şunu da ifade etmek istiyorum. Önce bir kitap yazacaktım ama sonra vazgeçtim. Çünkü bu koşullarda gerçeği, dört başı mamur bir surette eksiksiz ifade edebilmek mümkün değil. Öyle yarım yamalak bir kitap yapmak da çok ahlaki olmayacak. O yüzden o projemi rafa kaldırdım. Ben Nuri Gökhan Bozkır’la Levent Göktaş arasındaki ilişkiyi ele alıp araştırmaya koyulduğumda, bugüne kadar Nuri Gökhan Bozkır’ın bir çok anlatımının fevkalade ciddiye alınması gereken gerçekler olduğunu, kanıtlanabilir olduğunu gördüm. O yüzden benim inancım, Levent Göktaş bu dosyaya ilişkin yakalanıp ifade verdiğinde gerçek açığa çıkacaktır. Öte yandan şunu da hatırlatmak istiyorum. Ergenekon dosyasında Levent Göktaş tutuklandıktan iki ay sonra, hemen ek ifade vermek üzere Zekeriya Öz’e gitmiş, orada güya kendince gayrinizami harbi açıklamış, ardından Fikret Emek’in adını tarikatçı olarak vermiş, Hasan Kundakçı’nın adını, Aydın Köstem’le birlikte çalışıyor şeklinde gündeme getirmiş bir isim. Dolayısıyla Nuri Gökhan Bozkır’ın beyanlarının ne ölçüde tutarlı ve doğru olduğunu, Levent Göktaş’ın vereceği ifadeye ve tutukluluktan sonra vereceği ifadelere bağlı olarak çok net surette görebileceğiz diye düşünüyorum.

Sedat Peker içeriden biri olarak neredeyse gün, saat, isim ve yer bildirerek işlenen suçları anlatıyor ama siyaset de yargı da sessiz. Bu sessizlik neden?

Yargının neden sessiz kaldığını çok somut bir örnekle açıklamak istiyorum. Sedat Peker’in açıklamaları sonrasında biliyorsunuz Adalı cinayetiyle ilgili, Peker’in anlatımlarını doğrulayacak surette savcılığa yapılan bir başvuru oldu ve denildi ki Sedat Peker’in anlattıkları doğru. Ben o çerçevede gittim, geldim, gördüm, ettim denildi. Üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçti. Adalı suikastı soruşturmasında ne oldu? Hiçbir şey. Şimdi aslına bakarsanız yargının bu iddiaları soruşturmak için Sedat Peker’in anlatımlarına ihtiyacı da yok ama Sedat Peker yargının gözüne sokuyor bunu. Fakat buna rağmen savcılar ısrarla suskun ve gerçekleri görmezden gelmekle kalmayıp örtbas edilmesine vesile oluyorlar. Şimdi, Sedat Peker’in anlattıkları sadece eminim ki anlatacaklarının yalnızca fevkalade çok küçük bir kısmı, ipucu. Sedat Peker’in anlattıkları dışında, daha o kadar çok mesele var ki. Mesela, 15 Temmuz yargılamaları sırasında sesini duyurmaya çalışan askerlerin somut delillerle açıklığa kavuşturmaya çalıştığı iddialarını, taleplerini olağan bir yargıda ciddiyetle layıkıyla soruşturulması gerekiyordu. Hiç olmazsa adet yerini bulsun diye konu edilmesi gerekirdi ama bu bile yapılmadı. Yani Türkiye’de yargının bağımlılığını tartıştığımız bu süreçte Sedat Peker’in anlatımlarına karşı niçin yargı sessiz kalıyor sorusu, aslında bakarsanız cevap beklemeyen, cevabı kendiliğinden var olan, utanç verici bir hakikat. O yüzden bunun çok konuşulacak bir yanı yok.

“ÖCALAN’LA İLGİLİ, HAPİSTEN ÖRGÜTÜ YÖNETTİĞİNE İLİŞKİN ŞİKAYETİMDE 12 YILDIR KARAR VERİLMEDİ”

Diğer yandan Öcalan’ın yararlanacağı bir düzenleme hazırlığından söz ediyorsunuz…

Bekir Bozdağ o zaman da Adalet Bakanı’ydı. Ben şahsen müracaatta bulundum, Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan PKK terör örgütünü yönettiği ile ilgili şikayetim vardı. Üzerinden tam 12 yıl geçti ama bu yargı hala Abdullah Öcalan terör örgütü KCK’yı kurdurdu mu kurdurmadı mı tartışmasında karara varabilmiş değil. Abdullah Öcalan hakkında 12 yıldır açık olarak tutulan bu soruşturma dosyası orada öylece beklerken şimdi kalkıp Sedat Peker’in anlatımlarına karşı savcılar niçin sessiz demek çok anlamlı bir soru gibi gelmiyor bana. Ben diyorum size, Bizzat bu dosyada şikayette bulundum. Aradan 12 yıl geçti. Dosyada henüz bir karar verilmiş değil. Eğer Abdullah Öcalan, KCK’yı kurdurmadıysa takipsizlik kararı verirsiniz. O zaman Selahattin Demirtaş’ın, Öcalan’ın talimatını yerine getirdiği iddiasını nasıl izah edersiniz? Yok eğer KCK’yı kurdurdu derseniz, Abdullah Öcalan’ı yeniden tutuklamanız gerekir ki o zaman da çıkartmayı düşündüğünüz, çıkartılmaya hazırlanılan bu affa dönük, affa benzer iyileştirme yasasından Öcalan’ı yararlandıramazsınız. Dolayısıyla  yargının hali ortada. Bunun izaha çok da lüzumu yok aslına bakarsınız.

15 Temmuz yargılamasında tahliye edilen askeri öğrenciler var, altı yıl sonra. Bu tahliyelerin zamanlamasını nasıl buluyorsunuz? 

Olası bir seçimin tarihi yaklaşırken tabiidir ki bu ve benzeri iyileşmeleri süreçten çok bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değil. Terör yargılamasına kim konu olursa olsun ki, ben de biliyorsunuz ‘FETÖ’ üyeliği iddiasıyla önce soruşturuldum. Sonrasında nihayet üye olmaksızın yardım etmekle cezalandırıldım. Ama ben hep şunu ifade ettim. Eğer ben DHKP-C örgütü mensubu olarak yargılansaydım, eğer ben PKK örgütü mensubu olarak yargılansaydım acaba karşı karşıya kalacağım hukuk, acaba karşı karşıya kalacağım yargılama usulü aynı mı olacaktı? Şimdi Harbiye’li darbeci denilen öğrenciler, o gençler eğer ki ‘FETÖ’ isnadıyla yargılanmıyor olsaydı da DHKP-C mensubu olduğu iddiasıyla yargılanıyor olsaydı da acaba hukuku bu suretle mi şekillenirdi sürecin sonucu itibariyle? Ona bakmak lazım.

”CEZALANDIRMAYI ESAS ALAN YARGI BİZİ UTANÇLA KARŞI KARŞIYA BIRAKIR”

Şimdi bakın, mesela aranılan, yakalanamayan, başka Harbiye’li genç çocuklar da vardı. Bunlar yine darbe ve örgüt üyeliği iddiasıyla yargılanacaklardı. Soruşturuluyorlardı. Aranıyorlardı. Aynı zamanda, PKK’lı çocuklar da vardı. Hükümet onlar için eve dönüş projesi kapsamında bir çağrı başlattı. PKK’lı anaları gittiler HDP’nin önünde nöbet tuttular ve o anaların çocukları pişman olup geldiklerinde herhangi bir surette bir yargılamaya konu olmaksızın ellerini kollarını sallayarak ana ocaklarına gittiler. Aynı dönemde aranan Harbiye’liler için, aranan bu askerler için de benzer bir uygulamaya gidilseydi o zaman denirdi ki, yargının gözü hakikaten kör, adaletin gözü hakikaten kör. Kim olursa olsun aynı düzenlemeyi, aynı imkanı, aynı durumdaki kişilere tanıyor denirdi. Ama ortadaki farklılığı hepimiz görüyoruz. Nihayetinde gelinen süreçte Harbiye’li çocukların masumiyeti anlaşılmış oldu. Çalınan altı yılı nasıl geri vereceksin? Nasıl tatmin edeceksiniz? Al sana parası, hazinede çok para nasıl olsa. Onu mu yapacaksınız? Ben de 18 ay tutuklu kaldım. Biliyorum, beraat edeceğimden adım gibi eminim. Ne olacak? Bana verecekleri para değil mi? Al sana 100.000 TL diyecekler. Yani hürriyeti parayla ölçebilen bir zihniyet, gerçeği değil cezalandırmayı esas alan yargı anlayışı nihayetinde bizleri tabii ki bu utançla karşı karşıya bırakır. Ben şundan çok eminim. Bu önümüzdeki günlerde özellikle bu 28 Şubat’ın elden ayaktan düşmüş yaşlı hasta askerleri de başta olmak üzere bir çok hasta tutuklu hükümlü için, artık 70’ini aşmış Abdullah Öcalan için bile serbest kalmalarına imkan tanıyabilecek bir takım değişikliklere gidilecek. Bunu da işte bir iyileştirme adı altında şekillendirecekler. Bu kaçınılmaz olarak şekillenecek bir süreç. Ama ben yargıda bir yandan da cidden bir farklılık, bir değişim az da olsa gözlemiyor değilim. Bunu da tabii ki olması gerektiği için anlamlı ve mutluluk verici olarak görüyorum. Keşke gerçekten yargı en başından beri bugün yapmış olduğu o Harbiye’lileri tahliye ettiği kararda olduğu gibi özenle ciddiyetle yaklaşıp, kimseyi mağdur etmemiş olsaydı. İçeride Harbiye’liler gibi başka mağdur askerler, başka masum askerler, başka masum polisler, gazeteciler var mıdır? Şimdi bunu yargının niteliksel değişimiyle bağımsızlığı ile görüp anlayabileceğiz. O zaman da ‘Tüh be boşu boşuna yatırdık çocukları.’ mı diyeceğiz? Yani yargı bağımsız olsa, Türkiye gerçek anlamda bir çağdaş demokratik hukuk rejimi olsa emin olun bunların hiçbirisi olmayacaktır.

Erdoğan’ın bir genel af çalışması üzerinde olduğu iddiaları var… 

Ben bunu öteden beri dile getiriyorum ve hatta Kasım 2017’de tutukluluğa itiraz dilekçemde de ifade etmiştim. Demiştim ki bizler Abdullah Öcalan’a çıkartılacak bir genel affa karşı milleti buna muhtaç etmek üzere tutuklu bulundurulan takas rehineleriyiz demiştim. Aynı kanaatteyim. Şimdi Abdullah Öcalan için bile çıkartılacak olan affa toplumun hiçbir kesiminden hiçbir itiraz gelmeyeceğinden adım gibi eminim. Kimse Abdullah Öcalan da bırakılacakmış denmesine rağmen af çıkmasın demeyecektir. Çünkü herkes mecbur. Ben bile hakkımdaki davadan sonra zaman zaman yılgınlığa kapılıp da içeride bu kadar masum insan varken bırak onların tahliyesine vesile olacaksa Öcalan da tahliye olsun demiyor değilim. Ben şimdi çıkartılacak olan bir genel affın en çok da iktidarı yitirmesi olası olan hükümetin işine yarayacağına inanıyorum. Dolayısıyla bunun hükümetin, iktidarın değişmesi halinde kendisini korumaya dönük bir hamle olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama öte yandan Sincan’da, Silivri’de ve diğer cezaevlerinde bulundurulan boş yerleri de, devam eden soruşturmaları ve gündeme getirilen iddiaları, peşinden yargı üzerinden siyasi arenada atılabilecek adımları da dikkate alarak, bunun bir genel af olmasa bile belirlenecek bir tarihe değin bir cezasızlık hali ya da bir ciddi infaz rejimi uygulaması olarak şekillenebileceğini düşünüyorum. Aksi takdirde bazı dosyaların gündeme getirilip yargılanması söz konusu olacaktır. O yüzden ihtiyaca konuya duruma planlara göre belirlenecek olan bir tarih üzerinden bir cezasızlık ya da bir infaz rejimi değişikliği suretiyle genel afla aynı sonucu doğuracak bir kapı açılacağına inanıyorum. Ama yakın süreçte ben belli yaş üzerindeki tutuklu ve hükümlülerin, hastaların, bebekli annelerin ve Öcalan’ın bırakılabileceğine inanıyorum ki, bu özellikle de hükümetin HDP’ye dönük olası planları çerçevesinde daha da bir anlamlı hal alıyor. Dolayısıyla cezaevlerindeki yerler boş ama af çıksa biz yırtarız diye düşünen varsa çok da sevinmesin. Pekala hükümet daha önceki tecrübelerinde olduğu gibi bir kısım suçu ve suçluları bu çıkartacağı düzenlemeden yararlandırmazken yalnızca belirlediği kesimi, belirlediği grubu bu yasadan yararlandırmak suretiyle amacına erişmek istiyor olabilir.

Bir genel aftan ziyade infaz yasasında değişiklikle genel af sonucu doğurabilecek bir düzenleme yapılabilir diye düşünüyorum ama genel af da olabilir. Bu arada şunu da gündeme getirelim. Önümüzdeki günlerde ben doğrusunu isterseniz şöyle bir değişiklik de bekliyorum. Biliyorsunuz cezaevlerinde adi suçlular görüntülü iletişim kurabiliyorlar yakınlarıyla. Kapalı görüşleri böylelikle anlamsızlaştıran bu uygulama gerçekten fevkalade insani ve tutuklu hükümlü için mutlaka hayata geçirilmesi gereken bir hak. Ama gelin görün ki bunu terör suçları için şu aşamada gündeme getirmiş değiller. Dolayısıyla adli suçlular, katiller, sapıklar, hırsızlar yakınlarıyla görüşebilirken kapalı görüşe hacet kalmaksızın, terör suçluları bu haktan yararlanamıyorlar. Şimdi Doğu Perinçek’in bundan bir süre önce şöyle bir ifşası olmuştu, ‘Yakında Öcalan televizyona da çıkartılacak.’ demişti. Abdullah Öcalan’ın önümüzdeki günlerde ailesiyle görüştürülebileceğine ilişkin bir takım iddialar var. Bundan önce en son 2020 Ekim’de Abdullah Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan’la telefonda görüşmüş ve görüşmenin notları verilmişti yazılı halde. O da çıkıp bunu açıklamıştı. Şimdi hem Doğu Perinçek’in söylediği gibi Öcalan’ın televizyona çıkartılması hem HDP tabanına mesaj verilmesi hem de bunu terör suçlarının tamamına tanınmış bir hakmışçasına, Öcalan’a tanına bir hak değil de bir genel geçer bir hak olarak göstermek için önümüzdeki günlerde bunun terör suçlularının da görüntülü görüşme imkanlarından yararlandırılmasına yönelik bir düzenlemeye gidilebileceğini, pekala bu suretle HDP tabanına ulaştırılabileceğine ilişkin tahminlerim var. Önümüzdeki günlerde bu doğru mu değil mi onu göreceğiz.

“TAKAS İÇİN TUTULAN TUTUKLULARIZ ASLINDA, HEPİMİZ BİR TARAFA ÖCALAN BİR TARAFA”

Af çalışması, Öcalan için yapılacak düzenlemelere tepkiyi azaltmak için olabilir mi?

Bunu başından beri ifade ediyorum. Dolayısı ile planda bir değişiklik yok, amaç bu. Dediğim gibi Öcalan’ın da serbest bırakılacağına ilişkin bir projede halk, millet buna mecbur kalsın diye takas için tutulan tutuklularız aslına bakarsanız. Hepimiz bir tarafa Öcalan bir tarafa.

‘Açıklamalarımdan sonra yargılanmama güvencesi yaşamıyorum.’ dediniz, peki bir güvenlik endişesi taşıyor musunuz? 

Çok ciddi surette taşıyorum. Bunu ben yakın çevreme de ifade ettim. Bazı kesimler, isimler tarafından da zaman zaman uyarılmıyor değilim. Ama hakikaten açıklığa kavuşturulması gereken gerçekler var. Dolayısıyla bu bir tercih meselesi, bu bir tavır ve duruş meselesi. Ben Ergenekon buluşmalarında da savunma beyanında bulunmadan önce sayın heyet önce benim suçlamamı yapın, ben savunmama sonra başlayacağım derdim. Korkmazdım. Nihayetinde Ergenekon döneminde hakkımda 23 soruşturma açılmıştı. Şimdi Ergenekon döneminde olduğu kadar kendimi güvende hissetmiyorum. Yargı ve hükümet açılarından bakıldığında ama onun dışında başkaca endişelerim de var. Dolayısıyla yapacak bir şey de yok. Ya susup oturacağım ya da bütün tehdit ve tehlikelere rağmen bildiğim gerçeği açıklığa kavuşturup demokrasi için, Hablemitoğlu suikastının aydınlatılmasını borç bildiğim için bu duyarlılığı devam ettireceğim. Tercih benim…