Kayıp evlatlar, yorgun anneler

Evlatlarının maruz kaldığı haksızlığa itiraz eden anneler, işini düzgün yapmayanlara inat yapayalnız adalet mücadelesi veriyor.

FİRDEVS CANBAZ YUMUŞAK 08 Mayıs 2022 GÖRÜŞ

Aragon “Mutlu aşk yoktur” derken kısmen haklı olsa da biliyoruz ki, aslında mutlu aşkların hikayeleri olmadığı için öyle düşünürüz. Mutluluğun olduğu yerde çatışma, dolayısıyla anlatılmaya değer bir “hikaye” de yoktur. O nedenle belki, anne-kız, baba-oğul çatışmaları, sancılı aile öyküleri edebiyata ve sinemaya çokça konu olmuştur. İnsanı en çok yakınındakiler üzer çünkü. Aileden olmayan unutulabilir, hatta affedilebilir ama aile içinde yaşananlar derin izler bırakır. Evet Murat Sevinç’in dediği gibi ana-babamızı sevip sevmemek bile ideolojiktir ve aile ilişkilerine de buradan bakmak gerekir.

Noir Désir’in “Le Vent Nous Portera” isimli şarkısının klibi beni çok etkiler. Klipte oğluyla deniz kenarında vakit geçiren anne kitabını okurken çocuk kumdan kaleler yaparak eğlenmektedir. Anne biraz dinlenmek için uzanıp uykuya kaldığında, bir anda bir fırtına çıkar, dalgalar büyür, göz gözü görmez olur ve anne ile çocuk birbirini kaybeder. Annenin anlık dalgınlığıdır buna sebep. O nedenle annelik bana hep, tetikte olmak, uyanık olmakmış gibi geliyor. Belki de annelerin bitmeyen yorgunluğu bundan. Malum, bir evlat büyük zahmetlerle büyüyor. Uykusuz geceler, düşmeyen ateşler, geçmeyen gönül sancıları… Hayat boyu devam eden bir endişe. Diken üstünde yaşamayı göze almak demek annelik! Bütün korkularla birlikte en fenası, o evladı kaybetmek korkusudur.

ANNELİK BİRAZ DA KAYBETME KORKUSUDUR

Türkiye yakın tarihi, kayıp evlatlarını arayan anneler tarihi olarak da okunabilir. 1995’ten bugüne gözaltında kaybolan ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri yarım asırdan fazladır mücadele ediyor. Ahmet Büke’nin “Mahur Beste” adlı öyküsü bu annelerden birinin acı dolu hayatına ışık tutuyor ve beklenen o kayıp koca “adam”ların aslında annelerinin gözünde birer çocuk olduğunu hatırlatıyor. 105 yaşında vefat edene kadar oğlunu arayan Berfo Ana’nın tek dileği “ölmeden oğlunun mezarını görebilmekti”. Annelere bunların reva görüldüğü ülkemizde Ahmet Kaya da Cumartesi Anneleri için “Beni Bul Anne” şarkısını yapmıştı.

Evlatlarının maruz kaldığı haksızlığa itiraz eden anneler, işini düzgün yapmayanlara inat yapayalnız adalet mücadelesi veriyor: İki yıldır kayıp olan Gülistan Doku’nun annesi Bedriye Doku, müebbet cezasına çarptırılan bütün harbiyelilerin annesi Melek Çetinkaya, adalet nöbetini bırakmayan Emine Şenyaşar, Ceylan Önkol’un ve Eren Bülbül’ün acılı anneleri, Gezi eylemlerinde ölen evlatların anneleri Gülsüm Elvan, Emel Korkmaz, Hatice Cömert, tren kazasında evladını kaybeden ve hala adalet mücadelesi veren Mısra Öz, yıllardır KHK’lı eşleri veya kendileri de tutuklanan, hem içerde hem dışarda çocuklarına tek başlarına ebeveynlik yapan anneler… Kanser hastası oğlunun tedavisi için elinden geleni yapan Zekiye Ataç, üç küçük çocuğu ile Meriç’i geçerek Atina’ya ulaşan ancak eşine kavuşamadan geçirdiği felç ve kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Esma Uludağ, eşini işkencede kaybeden ve Avrupa’da tek başına çocukları ile yaşam mücadelesi veren Mümine Açıkkollu, yıllardır hapishanelerde oyuncaksız, halısız, ağaçsız, çiçeksiz özgürlüğünden mahrum çocuk büyüten, çıplak arama ve sabah sayımlarında kendileri ile birlikte çocuklarında da büyük travmalar yaratılan ama her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan anneler… Dünyanın dört bir yanında çocuklarına sahip çıkan bütün bu isimsiz kadın kahramanlar.

Anne ve çocuk ilişkisi çok katmanlı, içiçe duyguların arasında örülen zorlu ve zevkli bir ilişki. O nedenle de insana dair pek çok şey gibi karmaşık, hayat boyu öğrenmeye, yaralamaya, yaralanmaya açık ve ihtimama muhtaç bir ilişki. Anneler çocukları hep mutlu olsun ister ve bunun için çabalar. Bazen çocuğuna rağmen onun için doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapar. Özellikle bizimki gibi çocuğun da bağımsız bir birey olduğunun kolay kolay kabul edilmediği coğrafyalarda, “çocuk” kendi yolunu çizmek istediğinde sorunlar yaşanmaya başlar. Türkiye bağlamında bir sosyal tarih çalışması gibi kaydedip velut bir tartışma yaratması ümidi ile yayına hazırladığım Annemle Ben’den beri, annemle yaşlandıkça ve kızımla büyüdükçe biriken anılarım bağlamında yeniden ve yeniden gözden geçirdiğim anne-kız ilişkisinin annelik ve mutfak vs. konuları bağlamında bir kısmına şurada değinmiştim.

Yakın zamanda her ikisi de beyaz perdeye uyarlanan Elena Ferrante’nin Karanlık Kız/The Lost Daughter ve Celeste Ng’nin Little Fires Everywhere romanları anneliği konu alan ve önemli sorular soran romanlar olarak öne çıktı. Elena Ferrante’nin romanında, başarılı bir akademisyen olan Leda, kızları Bianca ve Martha’yı küçük birer çocukken, hayallerini gerçekleştirmek için üç yıl boyunca terk etmiş sonra eve geri dönmüştür. Yıllar sonra tatilde tanıştığı Nina ve kızı Elena ile geçmişini hatırlayan, kendisini “unnatural mother” olarak tanımlayan Lena’nın hikayesi, kariyerini devam ettirmek isteyen annelerin yaşadıkları sıkıntılara dikkat çeker. Çocuklarını büyütürken sorumluluklarının altında ezilen, kaçmayı bir çözüm olarak gören ancak yıllar sonra bile yaşadıklarının kendisinde oluşturduğu travma gün yüzüne çıkan bir kadının annelik hikayesidir onunkisi.

ZİHİNSEL YÜKLER HEP ANNEDEDİR

Anneliği hep günlük güneşlik gösteren sosyal medyanın ışıltılı dünyası bir yana, annelik uykusuz geceler, huzursuz sabahlar, kimi zaman tükenmişlik, bezginlik, bitmeyen bir yorgunluk halidir. Evde ya da dışarda çalışan annenin yükü, çoğu zaman ikinci, üçüncü vardiyalara taşınır (bu konuda çok geniş bir literatür var). Anne, bilgisayardaki işini görürken buzlukta kıymayı düşünür, iş toplantısındayken çocuğun doktor randevusunu ya da haftasonunu planlar. Bu görünmeyen işler, zihinsel yükler hep annededir. Bizimki gibi herkesin, her şeye karışma hakkını kendinde gördüğü toplumlarda, anneliği konusunda eleştiri ve yargılardan da kaçamaz. Çocuğuna ne yedirdiği, ne giydirdiği, kaç yaşına kadar emzirdiği, nerde gezdirdiği, ne anlattığı, ne öğrettiği hep eleştirilir. Öte yandan bunları yaparken anneliğe atfedilen “kutsallık”, annelerin de yorulabileceği, tükenebileceği ve yardıma ihtiyacı olduğu gerçeğini örttüğü için annelerin yalnız bırakılmalarına sebep olur. Lena da tükenmişliğini, yardıma ihtiyacı olduğunu gören birileri olsa bu travmayı yaşamak zorunda kalmazdı diye düşünüyorum.

Celeste Ng’nin Little Fires Everywhere romanı annelikle ilgili soruları daha da derinleştiriyor. Kimin “iyi” anne olduğu, hatta “annenin kim” olduğu, taşıyıcı annelik, evlat edinme vs. gibi sorunlarla birlikte, “kadın kariyerine devam etmek için annelikten vazgeçmeli midir?” sorusunu da yineliyor. Öte yandan “All mothers struggle, money hides it” cümlesinin yer aldığı roman, annelik ve beyaz ve üst sınıf insanların ayrıcalıklı hayatlarına dikkat çekerken sınıf meselesini de gündem ediyor. Küçük yangınlar her ailenin içinde kıvılcımlar halinde başlıyor, kimi zaman alevlenip sönüyor kimi zaman da bütün bir aileyi yakıp kül ediyor. Söz konusu her iki romanda da evladını kaybetme endişesi en çok öne çıkan tema.

Her iki romanda da kadının anneliği ve kariyeri arasında kalması meselesi can yakıcı. Acı olan, kadınların bu tercihlerin ortasında bırakılması. Birini ya da diğerini seçen kadının, mutsuzluğundan kendisinin sorumlu olduğunu iddia etmek liberal ideolojinin “başarılı ve mutlu değilsen bu senin suçun” kolaycılığından başka bir şey değildir. Çocuk, aile içinde, onu destekleyen politikalarla örülmüş ve yapılandırılmış bir toplumda, etrafındakilerden destek alarak büyütülmesi gerekirken bütün yük annelere kalıyor ve anneler yalnız bırakılıyor. Yeni bebeği olan bir annenin en çok ihtiyacı olan şey birkaç saat kesintisiz uyku, sakin sakin çayını kahvesini yudumlayabileceği bir an, açık havada kendiyle başbaşa yapacağı bir yürüyüş belki ama kadınlar çoğu zaman yalnız ve çaresiz.

Mutsuz anne mutsuz çocuk demektir oysa. Çocuğu ile yalnızlığa terkedilen, hayallerinden gittikçe uzaklaşan anne, çocuğuyla geçirdiği zamanın kendisinden çalındığını düşünmeye başlamışsa, bu hem annede hem de çocukta uzun yıllar sürecek acılara sebep olur. Öte yandan sadece “kamusal alanda çalışan, para kazanan, evlenen, çocuk doğuran” yani yerleşik kabullere uyan insanın “değerli” olduğuna yönelik sorunlu düşünceler, maalesef kadınların dahi bilinçdışını ele geçirmiş durumda. Her anne aynı olmak zorunda olmadığı gibi her kadın da anne olmak zorunda değildir. Anneliğin bu kadar “kutsandığı” bir yerde, aslında anneliğe hiç de hürmet edilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Anneliği her yıl yüksek sesle kutsallaştıran söylemlerin sahiplerinin, yukarda andığım acılı anneleri umursamaması, hamile annelerin zindanlarda olmasından rahatsızlık duymaması bunun kanıtı. “Bir şeyden nerede çok bahsediliyorsa orda aslında o şey eksiktir” argümanı yine haklı çıkıyor.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram