Karaman’ın ‘savaş hali’ hukuku kime karşı?

Eğer Erdoğan, Karaman’a göre meşru bir yönetici ise onun idare ettiği ülkedeki insanlar daru’l-harpte olmadığından dolayı cezaların uygulanması gerekir. Eğer meşru bir yönetici değilse hala daru’l-harp olan bir ülkeyi işgal etmiş işgal orduları kumandanıdır.

AYHAN TEKİNEŞ 19 Haziran 2022 GÖRÜŞ

Bazı İslam hukukçularına göre savaşmak için düşman topraklarına giren askerlere, düşman topraklarında bulundukları sürece işledikleri suçlardan dolayı ceza tatbik edilmez. Zira suçlunun cezadan kaçıp düşman ordusuna katılarak bilgi verme ihtimali vardır. Bazı İslam hukukçularına göre de savaş beldesinde suçlunun ülkesindeki hukuk geçerli olmadığı için, cezalar da uygulanmaz. Ancak hemen belirtelim ki bu görüş çoğunluk İslam hukukçularının görüşü değildir.

AKP rejiminin hukuk danışmanı Hayrettin Karaman ‘’Savaş hâli ve alanında bazı suçları işleyenlerin cezalandırılmama kuralından ibret almamız gerekiyor’’ diyerek, ferdi suçlara takılmadan savaşı kazanmaya odaklanmak gerektiğini iddia ederek yukarıdaki fetvaya atıf yapan bir yazı kaleme aldı.

Aslında Karaman daha önce de birçok defa Türkiye’nin İslam devleti olmadığını, bundan dolayı daru’l-harb kurallarının geçerli olduğunu ima ve ifade eden açıklamalarda bulunmuştu. Nitekim yazının hemen başında defalarca “Hoş, caiz, meşru, helâl olmayan bir şeyi ve davranışı usulüne göre değiştirmek, meşru hale getirmek vazifemiz vardır, eğer mevcut rejimde ve şartlarda bunu yapamıyorsak hoş görmek yerine tahammül edebileceğimizi” yazdım diyerek, bu görüşünü açıkça bir kez daha ifade eder. Bu durumda Karaman’ın dolayısıyla AKP’nin ülkeyi bir düşman ülkesi gibi gördüğü ve işgal ettikleri ülkeyi yağmalamayı kendilerine hak olarak algıladıkları anlaşılmaktadır. Nitekim AKP’nin önde gelen ilahiyatçılarından Şevki Yılmaz bu düşünceyi açıkça şöyle ifade etti: ‘’İşte onun için 23 Kasım seçimlerine gelmeden AK Parti kasanın ağzını açması lazım. Efendim 700 ton altınımız var, Merkez Bankası’nda şu kadar dolarımız var diyorsunuz. Kime bırakacaksınız?”

Halbuki yukarıda Karaman’ın atıf yaptığı fıkhi görüşü ileri süren Ebu Hanife, daru’l-harpte islam ülkesindeki sultanın velayeti olmadığı için cezalar uygulanmaz, gerekçesini ileri sürer. Mesela iffetli bir kadına iftira suçunu daru’l-harbte işleyen kişi İslam hukukunun geçerli olmadığı bir yerde ve sultanın hakimiyetinin bulunmadığı bir mahalde bu suçu işlediğinden dolayı cezalandırılamaz. Karaman şu an Türkiye’de işlenen ferdi suçların cezalandırılması gerekmez derken -tabii muhtemelen herkes için değil yalnızca ülkeyi işgal eden İslam ordusunun neferleri için- aslında daru’l-harpte had cezaları uygulanmaz hükmünün gerekçesine de aykırı görüş beyan etmektedir. Zira şayet Erdoğan Karaman’a göre meşru bir yönetici ise onun idare ettiği ülkedeki insanlar daru’l-harpte olmadığından dolayı cezaların uygulanması gerekir. Eğer meşru bir yönetici değilse hala daru’l-harp olan bir ülkeyi işgal etmiş işgal orduları kumandanıdır.

Halbuki Hanefi mezhebinde bu konuda tercih edilen görüş tam aksi istikamette yine Ebu Hanife’ye nispet edilen ve Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in de tercih ettikleri görüştür ki buna göre insanların hakları söz konusu olduğunda nerede olursa olsun had cezaları uygulanır. (el-Mevsu’atu’l-fıkhiyye, Kazf mad.) Keza Maliki ve Şafiiler de daru’l-harpte bile olsa cezaların uygulanacağı görüşündedir. Hanbeliler ise daru’l-harbin cezaları düşürmediğini daru’l-İslama dönüşte cezanın uygulanacağını söylerler. Zira ceza korkusuyla suçlu düşman saflarına katılabilir.

İslam hukukçularının çoğunluğunun kabul etmediği bir hükmü ‘’Savaşı kazanmak mı önemli, ferdî suçları orada cezalandırarak savaşanları azaltmak ve morallerini kırmak mı önemli; işte bu soruya cevap verilmiştir o kural ile.’’ diyerek savunan, Karaman gerekçe olarak da Hanbelilerin ileri sürdüğü gerekçeye dayanır. Buna göre ‘şu an bir geçiş dönemindeyiz, bir savaş hali var, kendi safımızdaki suçluları deşifre eder ve cezalandırırsak, savaşan askerlerinin sayısı azalır’. Bu gerekçe hukukun artık tamamen devre dışı kaldığı, güçlü olan kazansın ve galip gelen hepsini alsın devresine girildiğini göstermektedir. Bu maksatla ferdi suçların bir tarafa konularak birlik olunması gerektiğini vurgulayan Karaman’ın önerisi bir savaş ittifakı oluşturulmasıdır. Bu maksatla tüm dini cemaatleri birlik olmaya çağırır ve şöyle der: ‘’İslâm barıştır, esenliktir, nimettir, bütün insanlık için rahmettir, ümittir; lakin onu ortadan kaldırmak isteyenlere karşı da savaştır. Ümmet bölünerek savaşı kendi aralarında yaptıkları sürece akıbetimiz yok oluştur, artık uyanalım!’’

Karaman, bu son mesajı ile bir savaş halinde bulunulduğu görüşünden hareketle dini grupları AKP rejimi etrafında birlik olmaya çağırıyor. Hayatı boyunca askeri cuntalar dahil sürekli rejimin yanında olmuş bir ilahiyatçının bugün güya rejime karşıymış gibi bir tavır alarak, dini cemaatleri İslam devleti kurmak için AKP etrafında kenetlenmeye çağırmasını dini cemaatler ne kadar dikkate alır bilemem ancak bu çağrı bana göre bir ‘biz batıyoruz bizi kurtarın çağrısıdır’. Dini grupların ve cemaatlerin tarihsel rejim karşıtlığını istismar ederek, onları hep birlikte düşman olarak işaretlenen kişi ve gruplara karşı başkaldırıya davet eden bu çağrı, aslında bir çaresizliğin de itirafı gibidir. Evet içimizden birçok kişi suça karıştı ama düşmana karşı birlikte olmalıyız, diyerek işlenen suçları ehemmiyetsiz göstermeye çalışması her halde bir hukukçunun düşebileceği en son çaresizlik ve tükenmişlik durumudur.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram