Eşya bize ne söyler?

İnsan giderken yanında ne götürür? Birkaç sırt çantasına, bir bavula ne sığar? Göçmen bir çocuk yanına oyuncağını alabilir mi? Cevabı zor sorular bunlar.

FİRDEVS CANBAZ YUMUŞAK 22 Ocak 2022 GÖRÜŞ

Mohammed Hafez - Bavullar Dizisi Projesi

İnsanın eşya ile ezeli bir ilişkisi vardır ve insan eşya vasıtasıyla yaşadığı yeri kendine ait kılmak ister. Duvarına astığı tablo, su içtiği bardak, yazdığı kalem, uyuduğu yastık insanın yaşadığı mekana aidiyetini kuvvetlendiren ve güven duygusunu pekiştiren nesnelerdir. Oysa ölüm ötesine herhangi bir şey götüremediğimizi düşünecek olursak eşyanın tüm bu kuşatıcılığı ve hissettirdiği sahiplik duygusu tam bir yanılsamadır. Yine de insan ayağını nereye basacağını bilemediği zor zamanlarda, en çok da eşyaya tutunur. Bir gömleğe, bir yüzüğe, bir fotoğrafa, bir mendile, bir kitaba, bir mektuba.

“İnsan” kelimesinin kökeni sayılan iki kelime var: nisyan ve ünsiyet. Nisyan unutmak, ünsiyet ise alışmak, aşinalık kurmak demek. Yani insan unutmasına rağmen alışmak istiyor. Yabancısı olduğumuz yerlere aşinalık kurmak için, yanımızda geçmişimize tanık eşyalar götürüyoruz. Çoğumuz için eşya adeta varlığımızın bir uzantısı. Eşya ya şimdi için gerekli ya da geçmişi diri tutmak için. Hatırlamak için.

George Orwell’ın 1984 romanında Julia’nın, eskici dükkânının üzerindeki odada Winston’a ikram ettiği çikolata ile kahve, yaşadıkları karanlığın içinde her ikisini de özledikleri geçmişe götürüyordu. Koku ve tat gibi eşyanın da atmosferi tamamlayan önemli bir unsur olduğunu edebiyattan sinemaya pek çok sanat eserinde gördük. Türkçe edebiyatta Tanzimat’tan bugüne Araba Sevdası’ndan Yeni Turan’a Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden, Kumru ile Kumru’ya yazılan pek çok romanda kullanılan piyano, saat, elbise, bilet, küpe, buzdolabı gibi nesneler, roman kişilerinin yaşadıkları dünyayı tasavvur etmemize yaradığı gibi, yazarların ideolojisini ve geçmişe dönük tanıklıklarını da çağına taşıyan örneklerdi. Yakup Kadri’nin Ankara romanında Selma, Ankara’da Tacettin Mahallesi’nde yaşadığı evin odasındaki eşyalar ona İstanbul’u hatırlattığı için dışarı çıkmıyordu; çünkü Ankara, dükkanlarında bir mendil bile bulunamayan bir şehirdi.

EŞYA-KURMACA İLİŞKİSİ

Eşya ve kurmaca ilişkisinde Orhan Pamuk yapılabilecek en farklı şeyi yapıp 2012’de Masumiyet Müzesi romanı ile aynı adı taşıyan müzesini açmıştı. Ömrünce saklayıp biriktirdiği nesneleri bu müzede sergileyen Pamuk, romanı da müzede sergilediği eşyalara bakarak yazdığını söylemişti. Funda Cantek’in “alternatif tarih yazımı seferberliği” diye tanımladığı “100 Sene 100 Nesne” projesine de değinmek gerek. KHK’larla ihraç edilen birkaç akademisyenin başlattığı ama herkesin katılımına açık olan bu disiplinlerarası proje ile “nesneler etrafında tarihi anlatma çabası, kişisel ve kolektif hafızaları buluşturmaya vesile yaratacak”. “Nesnelerin Toplumsal Cinsiyeti”, “Toplumsal ve Siyasi Tarihin Dönüşen Nesneleri” ve “Kayıplar, Yas ve Adalet Arayışının Nesneleri “gibi atölye çalışmaları ile proje umut vaat ediyor.

Hayat bazen eşyaya tarih içinde ağır anlamlar yüklüyor. Tıpkı bir kahve fincanının, Bosnalı kadınlar için katlanarak artan anlamı gibi. Bosnalı-Amerikalı sanatçı Aida Šehović, Srebrenitsalı kadınların, hiçbir zaman dönmeyecek olan eşleriyle kahve içme özlemlerinden hareketle Saraybosna’da “Neden burada değilsin?” isimli göçebe bir anıt inşasına başladı. Sanatçı, savaşta hayatını kaybeden her bir insan için, Bosna Hersek’te geleneksel olarak kahve servisi için kullanılan porselen fincanlara kahve doldurup dünyanın herhangi bir şehir meydanında, halk ve sivil toplum örgütleri ile birlikte bu fincanları dizerek anıtını inşa etmeye devam ediyor. Aida Šehović, 2006’dan beri her yıl 11 Temmuz’da soykırımın yıldönümünde bu eylemi ile Srebrenitsa Soykırımı’nda ölen Bosnalı Müslümanları dünyaya hatırlatıyor.

EŞYA VE KOLEKTİF HAFIZA

Bireysel hafızamızda yer eden eşyaların nasıl kolektif hafızaya dönüştüğünü anlatan bu anlamlı örneklerle, yakın zamanda Diyarbakır’da gerçekleştirilen Hafıza Odası adlı sergiye verilen tepkiler birlikte düşünüldüğünde, acı dile getirilirken eşyanın muhatabındaki anlamını dikkate almanın önemi daha iyi anlaşılır. Kolektif hafızanın muhafaza edildiği, insanların yaşadıklarına tanıklık eden eşyaları toplayan, saklayan, koruyan ve sergileyen bu tür müze ve sergiler ziyaretçilerini eğitmeyi, onlara geçmişi hatırlatmayı, yaşananları anlamlandırmayı ve üzerine düşündürmeyi amaçlar.

Benzer bir amaçla Avrupa’daki mülteci krizini takip eden foto muhabiri Harrison Bruhn, insanların kişisel eşyaları ile olan bağlarına ışık tuttuğu ve göçmen ailelerden geriye kalan eşyaları belgelediği “An Unnatural Union” (2016) adlı sergisinde “Evinizi sonsuza kadar terk etmek zorunda kalsaydınız yanınıza ne alırdınız?” sorusuna cevap aramıştı. Fotoğraflar insana “ben yanıma ne alırdım” sorusunu düşündürüyor haliyle. İğneden ipliğe insanın neye ihtiyacı yok ki! Geçen yıl birinci sınıfta “ihtiyaç ve istek” arasındaki farkı öğrenen oğlum, oyuncaklarının ihtiyaç olmadığını öğrendiğinde buna itiraz etmişti. Bir çocuk için oyuncağın ihtiyaç olmadığını kim söyleyebilir?

BİR BAVULA NE SIĞAR?

İnsan giderken yanında ne götürür? Birkaç sırt çantasına, bir bavula ne sığar? Göçmen bir çocuk yanına oyuncağını alabilir mi? Cevabı zor sorular bunlar.

Tenkil Müzesi de aynı şekilde eşyalarla tarihe tanıklık etme misyonu taşıyor. Haksız yere hapse atılan, işleri ellerinden alınan, pasaportlarına el koyulan masum insanlar özgürlüğe yolculuklarında büyük kayıplar verdiler. Fatma-Nazir Işık çiftinin Ege’de kaybettikleri üç yaşındaki oğulları Mir İbrahim Işık’ın biberonu ve çok sevdiği siyah terlikleri ve hapishanede hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun kırık gözlüğü bu müzede sergilenen birkaç eşyadan sadece bazıları.

Eşya ile arasında uçurumlar açılan mülteciler, yollarda, göçmen kamplarında, bir “ev” arayışı ile geçen bütün o uzun yolculuklarda ne çok şeyi özlüyorlar kim bilir! Güven içinde uyumak, temiz bir bardaktan su içmek… Kurtulabilenler yeni bir hayat kurmaya çabalıyorlar. İnceliklerin, alışkanlıkların ve geçmişe dair anıların hasretiyle. 10 yaşındaki bir Afgan kızı, daha güvende ve mutlu olacağını düşündüğü bir “yer”e doğru giderken, bindiği botun alabora olması halinde suda ıslanıp ağırlık yapacağı düşünülerek kesilen pembe lastik tokayla at kuyruğu yapılmış saçlarını bırakmıştı geride, kumların üstünde.

Akıbetini bilmiyorum.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram