Diyanet, tekfir ve aforoz

Diyanet, siyasetçilerin talepleri istikametinde muhalif dini cemaatleri tekfir ederek kendine alan açmaya çalıştı. Ancak siyasetçilerin kontrolünde bir aforoz yetkisi dini kurumları politik muhaliflere karşı tam bir silaha dönüştürür. Ancak dini ve manevi gücünü de zayıflatır. Nitekim İran önemli bir örnektir.

AYHAN TEKİNEŞ 22 Mayıs 2022 GÖRÜŞ

Ortaçağ’da kilise gücünü takdis ve dinden çıkarma yetkisinden almaktaydı. Dinden çıkarma yetkisi (Excommunication) o kadar korkutucu sonuçlar doğurdu ki yüzyıllarca insanlar aforoz korkusuyla kilisenin gücüne boyun eğmek zorunda kaldı. Kilise kurumsal gücünü büyük ölçüde bu korku üzerinden temellendirdi. Dinden çıkarma yetkisi toplumu bir süre dine boyun eğdirdi ama bireysel olarak insanları dinden uzaklaştırdı. Sonuçta kilisenin korku ve tehdit üzerinden güç kullanma isteği kurumsal dine karşı Batı’da gelişen tepki hareketlerini de tetikledi.

İmam-ı Azam’ın talebesi Ebu Yusuf ile Baş Kadılık kurumunun ortaya çıkması ile birlikte İslam hukukçuları yönetimde kurumsal bir yetki kazandılar. Bu yetki hukuk ile sınırlanmış olsa da zaman zaman aykırı düşünenlere karşı -çoğunlukla sufilere karşı- bir tehdide dönüştü. Toplumda dine karşı oluşan olumsuz yargılarda molla Kasım ve Kadı efendi imajlarının tehdit edici ve yasaklayıcı rolü dikkate alındığında güçlü ve yargılayıcı dini kişi ve kurumların halk nezdinde itibarının zayıf olduğu anlaşılır.

Diyanet, son yıllarda tekfir ve vatan hainlerini belirleme yetkisini üstlenerek politik gücünü pekiştirmeye çalışmaktadır. Bu yeni rol Diyanet’i daha tartışmalı bir konuma getirdi. İnsanları dışlama ve ötekileştirme yetkisi, geçmişte dini kurumların geçici olarak güçlenmesine yardımcı olmuş ama Batı’da 18. Yüzyıldan itibaren başlayan dönemde dinin toplumsal alandan tamamen dışlanmasına sebep olan süreci de başlatmıştır. Dini kurumların siyasi ve zorlayıcı güçleri olmaksızın aforoz yetkisine sahip olması çok tehlikeli görülmeyebilir ama siyasi güce dayanarak insanları hain ve dinsiz ilan edebilen dini kurumların ne kadar tehlikeli olabildiğinin tarihte bir çok örneği vardır. Bundan dolayı despot yöneticiler güçlü dini kurumlara ihtiyaç duyar.

Din adamlarının güç kullanma arzusu siyasetle diyanet arasında ortak çıkar birliği oluşturdu. Diyanet, bu süreçte güce kavuşmak için siyasetçilerin talepleri istikametinde muhalif dini cemaatleri tekfir ederek kendine alan açmaya çalıştı. Siyasetçiler de politik alandaki çalışmalarda daha rahat kullanmak için Diyanet’e daha büyük ekonomik ve sosyal imkanlar sundular. Hem yeni soyundukları yeni rol hem de arkalarına aldıkları politik güç diyanet personelinin geçmişteki mütevazi rolünü terk ederek daha küstah ve saldırgan bir role bürünmesine sebep oldu. Diyanet’in lüks otellerde yaptığı toplantılar, cami cemaatini tahkir eden ve ötekileştiren hitabet diskuru, politikacılarla yan yana görünmenin getirdiği kendine güven hissi, yozlaşmayı hızlandıran başlıca sebepler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Politik alandaki rolü arttıkça Diyanet personelindeki yozlaşmanın da arttığı gözlemlenmektedir. Mesela bir diyanet personeli yaptığı suçu ve ahlaksızlığı perdelemek için 15 Temmuzda sela okuduğunu söyleyerek, politik tercihleri gerekçesiyle suçlandığını öne sürebilmekte; utanmak ya da af dilemek yetine daha da küstahlaşarak, zorbalığını ve ahlaksızlığını ideolojik militanlığı ile perdelemeye çalışmaktadır.

Bu tür gerekçelendirmeler aslında hem perde arkasında Diyanet’e verilen rolü ifşa etmekte hem de yozlaşmanın geldiği boyutları göstermektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkan’ı akrabalarını kayırmak ve önemli görevlere getirmekle suçlanınca yine benzer savunma gerekçeleri hemen devreye sokulmaktadır.
Diyaneti ‘Ekümenik’ bir yapıya kavuşturarak yeni rejimin temel kurumlarından birisi haline getirilmesi hedeflendiği için yönetici seçimi de bu yeni role uygun olarak şekillendirilmektedir. Eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Ramazan Muslu ve benzeri tarikat temsilcilerinin diyanetteki rolleri azalırken kendi tarikatlarıyla politikacıları destekledikleri için çatışan Mustafa Karataş gibi ilahiyatçılar Diyanet’in yeni yapılanmasında daha ön plana çıkarılmaktadır. Kurumsal kimliğin güçlenmesi için diğer cemaat ve tarikat kimlikleri tamamen eritilmeye çalışılmaktadır.

Siyasetçilerin kontrolünde bir aforoz yetkisi dini kurumları politik muhaliflere karşı tam bir silaha dönüştürür. Ancak dini ve manevi gücünü de zayıflatır. Nitekim İran’da şu an yönetim erkini elinde tutan mollaların rejim muhaliflerine karşı dini bir silah gibi kullanmasının toplumda dine düşmanlık şeklinde bir tepkiye yol açması, dini kurumların siyasallaşmasının ortaya çıkardığı sonuçları göstermesi açısından önemli bir örnektir.

Yeni rejim diyaneti uluslararası ilişkilerde de politik bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır. DİB Ali Erbaş’ın Kazakistan’da yaptığı açıklamalar, yeni dönemde diyanetin dış politikada üstlendiği yeni rolü ortaya koyan önemli bir örnek oldu. Bugüne kadar bir çok ülkede din hizmetlerini desteklemek için temsilcilik açan ve yurt dışına yüzlerce din görevlisi gönderen Diyanet’in bundan sonra yeni politik kimliği ile aynı kolaylıkta benzer faaliyetleri yapması için devletin büyük bedeller ödemesi gerekebilir.

Diyanetin kurumsal yapısının güçlendirilmesi politik etkisini artırırken toplumsal ve bireysel etkisini zayıflattı. Şayet zaten istenen de bu ise yeni dönemde kuvvetli bir diyanet zayıf bir dindarlıkla karşı karşıya kalacağız demektir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram