Bir arada yaşamak: Eskiden ve şimdi

Milli eğitimin etkisi renkli bir gözlük takmak gibidir. Örneğin, Yunanlılar artık dünyaya mavi gözlüklerle bakar olurlar, Türkler de kırmızı gözlüklerle. Aynı şeye bakarken farklı şeyler görürler. Milli kimlik böyle bir şeydir.

HERKÜL MİLLAS 09 Şubat 2022 GÖRÜŞ

Aynı kimliklere sahip olmayan insanlar tarih boyunca bir şekilde  bir arada yaşamıştır. Ama günümüzde bu birliktelik birkaç açıdan farklıdır: Küreselleşme ile insanların “karma” toplumlar oluşturmaları sıklaşmıştır, olay yaygınlaşmıştır; devletlerin artık imparatorluklar değil, milli devletler olması kimlik ilişkilerini başka bir düzeye çıkarmıştır; insanlar artık birbirinden uzak köylerde değil büyük kentlerde daha yakın ilişkiler içinde yaşamaktadırlar; demokrasi ve insan hakları gibi kavramlarla ifade edilen yeni anlayışlar insan ilişkilerini de etkilemiştir.

Bu belli başlı gelişmelere daha yakından bakmak, sorunları anlamanın ilk adımıdır – sorunları çözmek tabii ki başka bir olaydır.

Sekiz yüzyıl önce Marco Polo’nun Çin’i “keşfetmesi” Avrupa’da olay olmuştu. Beş yüzyıl önce Amerika’nın varlığı bile bilinmiyordu. On yedinci yüzyılda bile seyyahlar Batı ile Doğu arasında gezinerek yazdıkları, okurlarca farklı bir gezegenden anlatılar gibi yaşanırdı. Dünya böylesine kopuktu ve farklı kimlikler arasında iletişim tabii ki sınırlıydı. Hatta Osmanlı toprakları içinde gezinen Evliya Celebi bile “bilinmeyen” coğrafyalardan söz ederdi.

İmparatorluklar içinde farklı dinden, dilden ve kültürden insanlar bir arada yaşardı. Bu gruplar görece daha yakın bir ilişki içinde olurlardı; her ne kadar köyleri veya mahalleleri ayrı olsa da. Bu gruplar arasındaki kimlik farkları “tanınırdı” ve normal sayılırdı. (Oysa, aşağıda daha ayrıntılı anlatacağım gibi, günümüzde bu tür farklar kimi zaman tanınmıyor veya kabul edilmiyor, kimi zaman da “anormallik” olarak algılanıyor.)

Roma, Bizans, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Rus, İngiliz gibi imparatorluklarda bu durum aşağı yukarı benzer biçimde yaşandı. Çok etnisiteli ve dinli olan bu devletler – imparatorluğun temel özelliği zaten budur – tebasının dinine, diline, kültürüne karışmazdı. Vergisini verip başkaldırmadığı sürece o grupların “iç işlerine” de pek karışılmazdı.

Ancak bir özellik daha sergilerdi imparatorluklar. Bu toplumlar “eşitlikçi”  değildi. Eşitsizlik iki eksendeydi. Dikey eksende çok büyük eşitsizlikler yaşanırdı. En tepede bütün gücü elinde bulunduran kral/sultan ve çevresi vardı, daha aşağılarda bürokrasi, köylüler, esnaflar, serfler ve nihayet en aşağılarda köleler. Yaşam düzeyleri de ona göre çok farklıydı. Bu dönemde her yanda köle pazarları bulunurdu. Avrupa’da köleliğin kaldırılması için tartışılmalar 1780li yıllarda başlar. Osmanlı topraklarında daha da geç. Bu dikey farklar her etnik ve dini grubun içinde de vardı.

Yatay düzeydeki eşitsizlik egemen kimlikle ilgiliydi. Her imparatorlukta hangi grubun üstte, hangi grubun altta olduğu hiç kuşkuya fırsat vermeyecek biçimde belliydi. Batı’da Müslümanlar, Doğu’da Hristiyanlar alttaydı, örneğin. Millet-i hâkime ve millet-i mahkume kavramları bu eşitsizliği belirlerdi. Müslüman anlayışa göre bu farklar dar-al Islam, dar-al sulh veya dar-al harb gibi kavramlarla ifade edilirdi.

Milliyetçilik öncesi dönemde temel kimlik din olduğu için “üst” olmanın simgesel ifadesi dinî semboller ve sembolik hareketlerle belirlenirdi. Egemenliği eline geçiren “ötekinin” ibadet yerini kendi tarafına geçirirdi. Müslümanlar İspanya’dan kovulunca camiler kiliseye dönüştürüldü; Osmanlılar İstanbul’u alınca kiliseler camiye dönüştürüldü. Aya Sofya’nın daha geçenlerde cami olması bu geleneksel yöntemin çağdaş bir uygulamasıdır.

İmparatorluklar dönemlerinde, “millet-i mahkume” sayılanlar statülerini “normal” karşılardı. Egemenliklerini kaybedenler kaderlerini kabul ederdi. O yıllarda ne demokrasi, ne eşitlik, ne de insan hakları düşünülebilirdi. “Hak” olarak anlaşılan ve var olan, o yıllarda kabul edilen ilkelerdi. Farklılık tanınırdı, ama üstte olanların altta olanlara tanındığı oranda. Şikâyet eden de pek olmazdı; zaten kime, neyi, hangi hak ve sıfatla şikâyet edilecekti ki!

Milliyetçiliğin ne olduğunu “göstermek”

Bu satırları okuyanların milli tarihi Türkiye’deki okullarda öğrenmiş olduğu için – veya en azından okul kitaplarından etkilenmiş olabileceklerinden dolayı –  tam bu noktada bazı açıklamaları gerekli görüyorum. Bütün çağdaş milli devletlerde merkezi eğitimin (tevhid-i tedrisat) temel amacı “milli bilinç” pekiştirmektir. Bunun yordamı ise “bizim tarafı” yüceltmekle olur. Okul kitaplarına inanacaksak, Osmanlılar, dolayısıyla Türkler, yani “bizler”, hep hakkaniyetli, hoşgörülü, başarılı, yaratıcı vb. idik. Okullarda, ötekiler ya bizden çok kötü ya da en azından bizim kadar iyi değildirler diye öğretilir. Öğrenciler bu okuduklarından günümüz Türklerin de aynı olumlu özelliklere sahip oldukları sonucunu çıkarır. Böyle yaptıklarında eğitimin amacına ulaştığı da kabul edilir.

Bu eğitimin insanın üzerinde bıraktığı etkiler anlaşılmadan ve bu etkiler aşılmadan yaşadığımız çevremizi anlamamız olanaksızdır. Bu eğitimin etkisi renkli bir gözlük takmak gibi bir şeydir. Örneğin, Yunanlılar artık dünyaya mavi gözlüklerle bakar olurlar, Türkler de kırmızı gözlüklerle. Aynı şeye bakarken farklı şeyler görürler. Milli kimlik böyle bir şeydir.

Bu yazıların ele aldığı konu Yunanistan’da Türk diasporasıdır. Ama bu iki ülke insanlarının ne tür bir eğitimden geçtikleri ve ne tür bir formasyona sahip oldukları anlaşılmadan, ne gelişmelere bir anlam verilebilir ne de çözümlere çare. Bundan dolayı bir sonraki yazıda eğitimden, tarihçilikten ve ilgili milli kimliklerden ve milliyetçilikten söz edeceğim. Ve önyargılardan, kalıp yargılardan ve  yaratılan sanal bir geçmişten ve şimdiki zamandan da.

Ama bunu anlatarak ve tanımlayarak yapmak yerine “göstererek” yapmaya çalışacağım: günlük hayatımızdan örneklerle.

*

Okul kitaplarından bir örnekle “göstermek” derken ne demek istediğimi göstereyim. Şu an Yunanistan’ı ve Türkiye’yi yönetenlerin, küçük çocukken okudukları ilkokul kitaplarında (olumlu) kendi milletleri ve (olumsuz) komşu ülke insanları hakkında ne öğrendiklerini – ve beyinlerin nasıl yıkandığını – lütfen (ibretle) okuyun. T harfi Türk okul kitabı, Y harfi Yunan okul kitabı demektir.

Y – Βüyük İskender İran’ı, Mısır’ı ele geçiren büyük bir fatih değil, aynı zamanda uygarlık getiren büyük bir kimseydi… Halkların dinlerine, gelenek ve göreneklerine saygı gösterdi.

Y – Yabanıl ve uygarlıktan yoksun olan o zamanın Türkleri her geçtikleri yere yıkımı getiriyor, köleleştirilen halka hiçbir hak tanımıyordu.

T- II Mehmet Türk Milleti’nin büyüklüğünü, insancıl davranışlarının en büyük örneklerini verdi. Şehir halkının dinini, gelenek ve göreneklerini … sürdürmelerine izin verdi.

T- Yunanlılar kundaktaki çocukları da acımasızca öldürebileceklerini daha o zaman (1821de) göstermişlerdi.

Bunlar on yaşlarında çocuklara okutulmuştur ve beyinleri bunlarla doldurulmuştur. Böyle bir “eğitimden” geçenlerin bir arada uyum içinde yaşama şansları acaba ne kadardır?

Bu okul kitaplarının ayrıntılı bir eleştirisini okumak isteyenler ilgili makalelerime başvurabilirler: www.herkulmillas.com, makaleler/okul kitapları ve özellikle “İlkokul kitapları/Tencere Dibin Kara” başlıklı makale.

Milliyetçiliğin ne olduğunu ve özellikle ne yaptığını sonraki yazılarımda yeniden ele alacağım.