‘Bürokrasi ‘Erdoğan makas değiştirirse bize ne olacak’ korkusu yaşıyor’

Avukat Vural Ergül: Öyle ki iktidarın makas değiştireceği, kartların yeniden karılacağı konuşuluyor. Bu yüzden yalnızca yargı mensupları değil, emniyet ve MİT mensupları, askerler, herkes ama herkes 'ya makas değişirse bizlere ne olur' endişesi altında. Son dönemdeki kısmı iyileşmelerin nedeni de bu.

MEHMET ŞAHİN 13 Nisan 2022 SÖYLEŞİ

Kamuoyunda ‘Tehlikeli tutuklular’ olarak bilinen ‘Özel gözetim gerektiren tutuklu ve hükümlüler’in maruz kaldığı hak ihlallerini ya yakınları ya da avukatları aracılığıyla öğrenebiliyoruz. “Neden bu uygulamaya ihtiyaç duyuldu, bunun arkasında siyasi bir irade mi var?” gibi kritik bir sorunun cevabını Kronos TV YouTube yayınına konuk olan Ergenekon ve MİT tırları davasının avukatlarından Vural Ergül’den aldık… Yakın gelecekte siyasette bir makas değişikliği olacağını dile getiren Ergül, yakından izlediği Nuri Gökhan Bozkır’ın yargılanma sürecine dair de önemli paylaşımlarda bulundu…

Tehlikeli tutuklu kimdir ve mevzuattaki tam karşılığı nedir? Neden özel gözetim gerekir ve nasıl tespit edilir bu isimler?

Aslına bakarsanız uygulama 15 Temmuz sonrasında çok farklılaştı. 15 Temmuz öncesinde özel gözetim gerektiren tutuklu ya da yükümlüler daha çok öldürülme tehlikesi, tehdidi altında bulunan tutuklu ya da hükümlülerin diğerlerinden ayrılması ve bu suretle muhafazası için kullanılan bir kavramdı. 15 Temmuz sonrasında birden bütün cezaevlerinde, özelde de AKP hükümetinin müşteki ve müdahil olduğu dava dosyalarının tutukluları ve hükümlüleri eş zamanlı kararlarla tehlikeli tutuklu ilan edildiler. Ve bunlar insan yüzüne ve gün ışığına muhtaç bir hale getirildiler. Öyle ki bu tehlikeli tutukluluk, tehlikeli mahpusluk uygulaması, mahpusun, tutuklu ya da hükümlü olsun fark etmiyor, günün 23 saati boyunca odasına hapsedilmesini, günde sadece 1 saat açık havaya, havalandırmaya çıkartılmasını düzenliyor. Bu 23 saat boyunca odasına hapsedilen mahpusun televizyon izleme, satın alma ya da radyo dinleme, radyo satın alma hakkı bile bulunmuyor. Bu düzenleme 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan bir uygulama olduğu için, kamuoyunda da yeterince bilinmediği gibi aynı zamanda insan hakları savunucuları, aktivistler de bu konuda gereken hassasiyeti göstermiyor. Bu nedenle uygulama uzun zamandır aynı hukuksuzluk ve aynı şiddetle devam ediyor. Meydana gelen birkaç ölüme rağmen hala dahi ne siyasiler ne insan hakları savunucuları duyarlılık gösterip meseleyi kamuoyu gündemine taşımış değiller.

TEHLİKELİ TUTUKLU SAYILANLARA YAPILANLARA BİR KÖPEĞE BİLE YAPILAMAZ

Aslında temel bir insan hakkı problemi bu. Çünkü hükümlü de olsa, tutuklu da olsa bir takım hakları haiz insanlardan bahsediyoruz. Mevzuata göre tehlikeli tutuklu olmanın ya da öyle sayılmanın kriteri nedir?

Daha iyi anlaşılması için somut bir örnekle ifade etmeye çalışayım. Öncelikle tehlikeli tutuklu olarak insan hakları en temel hürriyetleri ihlal olunan, haklarında henüz mahkûmiyet kararı dahi verilmemiş o insanlardan özür dileyerek bu benzetmede bulunuyorum. Haşa ama bir köpeği bile siz terbiye ya da cezalandırma amacı ile günün 23 saati kulübesine kilitleseniz, sadece 1 saat onu kulübesinin önünde zincirle birkaç adım atmaya imkan verseniz emin olun hayvan hakları savunucuları sizi tefe koyar, sizi rezil rüsva eder ama gelin görün ki bakın hem cinsleriniz yıllardır 10 metrekarelik bir odada günün 23 saati gün ışığına, insan yüzüne muhtaç bir halde hapsedilmekle kalmıyorlar, kanunsuz bir ceza ile, adeta işkence ile, intikam uğruna yaptırım uygulanıyorlar. Bakın 40.000 insanın katili olduğu kamuoyunda tartışmasız bir kabul almış olan Abdullah Öcalan bile tek başına kaldığı hücresinde istediği zaman aletli spora çıkabilmekte, açık havada istediğince zaman geçirebilmekte, kendi odasında, kendi evinde artık en temel insan hak ve hürriyetlerine saygılı bir suretle hapisliğini tamamlayabilmekte iken, bir dönem terörle mücadelede yer almış olan bir çok askerin, polisin, MİT mensubunun bugün Abdullah Öcalan’a dönük bu uygulamalara muhtaç ve mecbur bırakılmış olması hakikaten hukukumuzun, insanlığımızın bir ayıbı olsa gerek. Çünkü bu insanların diledikleri, istedikleri yalnızca ve yalnızca Abdullah Öcalan’a sağlanan imkanlara yakın imkanlara kavuşabilmek. Bakın bu insanlara televizyon izleme, televizyon satın alma hakkı bile verilmezken, hazineden Abdullah Öcalan’a dev bir televizyon verildiği, her istediğinde spora çıkabildiği, avluda sınırlandırılma olmadığı kamuoyuna yansıdı.

HABLEMİTOĞLU SUİKASTI ZANLISINA TANINAN İMKANLAR BİLE TANINMIYOR

PKK ile mücadelede yer almış olan askerin, polisin, MİT mensuplarının da aralarında bulunduğu bu insanlar maalesef Öcalan’ın bu uygulamasının yanına yaklaşamayacak suretle, fevkalade ağır insanlık ihlalleri altında günün 23 saatinde odalarına hapsedilmekte. Şimdi bunun yasada bir karşılığı olsa, bunun bir yasal dayanağı olsa yine bunu anlayışla karşılamak mümkün olacak ama gelin görün ki yasada da böyle bir şey yok. Bakın bu insanların kendilerini günün 23 saati hapsetmekle kalmamış cezaevi idareleri, bir merkezden bu tek başına kalan tutuklu ve hükümlülerin odalarının camlarını bile içeride lamba yakmaya mecbur edecek kadar karanlığa boğan, gün ışığına hasret bırakan derecede karartmışlar. Kendi odalarında, hücrelerinin duvarını bile görme imkânı vermemişler. Bu uygulamanın hukukta hiçbir karşılığı ve yeri yok. Bakın en son size Necip Hablemitoğlu suikastının zanlılarından ölüm tehlikesi altında, sıkı sıkıya muhafazası gereken Nuri Gökhan Bozkır uygulamasını örnek vermek istiyorum. Nuri Gökhan Bozkır, Sincan T tipi cezaevinde tutuklu bulunmakta. Beraberinde çok sayıda tutuklu asker, polis ve MIT mensubu var. Hadi bunun bir zorunluluk olduğunu varsayalım. İyi ama siz mesele Nuri Gökhan Bozkır’a sağlanan o imkanları niçin vaktiyle terör mücadelede yer almış kahramanlıklar göstermiş bu askerden, polisten, MIT mensubundan sakınırsınız? Tek başına tutuklu kaldığı hücrede kendisine televizyon verilirken, kendisi günün ışıması ile birlikte gün ışığına dayalı olarak istediği saatlerde avlusundan odasına girip çıkabildiği bir düzen sahibi iken bu haktan niçin acaba diğer asker, polis ve MİT mensupları yararlandırılmaz? Bunun bir izahı yok.

İNTİKAM AMAÇLI, SİSTEMETİK ÖRGÜTLÜ BİR CEZALANDIRMA

Hem Abdülhamit Gül zamanında hem de bu kez Bekir Bozdağ zamanında sosyal medya hesaplarından sıklıkla paylaşarak gündeme getirip soruyorum. Her ikisi de avukat olan bu bakanlar, acaba, müvekkilleri gelip de kendilerine deseler ki, ‘yahu biz günün 23 saati odada hapsediliyoruz. Yetmedi odamızın camını da tel örgü ile kapladılar. Odanın içinde lamba yakmak zorunda kalıyoruz. Televizyon almamıza izin vermiyorlar. Radyo almamıza izin vermiyorlar. Bizi spora tek başımıza 1 saatliğine çıkartıyorlar. Halı sahada tek başımıza 1 saat turladıktan sonra spor hakkınızı kullandınız deyip odamıza tekrar kilitleniyor. Bunun hukukta bir karşılığı var mıdır yok mudur? Siz bizim avukatımızsınız. Hadi bunun gereğini yerine getirin. Hakkımızı savunun’ deseler, acaba avukat olan bu bakanlar, müvekkillerine ne der, ne yaparlar? Bunun hukukta insanlıkta hiçbir yeri yok. Bu tamamı ile intikam almak amaçlı, sistematik, bir merkezden örgütlü bir cezalandırma, intikam. Başka bir şey değil.

Üç kere intikam kelimesini kullandınız. Siz deneyimli bir hukukçusunuz, hukukta intikam kavramı yoktur. Niçin intikam ifadesini kullanıyorsunuz, neyin intikamı?

Çünkü bakın bunların tamamı AKP’nin müşteki ve müdahil olduğu davaların sanıkları, o davaların tutuklu ve hükümlüleri. Bu nedenle ben iktidarın bunlardan intikam almaya dönük bir uygulaması olarak değerlendiriyorum bu düzenlemeyi. Çünkü bakın Abdullah Öcalan dosyasında AKP hükümeti müşteki ya da müdahil değil. Abdullah Öcalan temel hak ve hürriyetleri ile ilgili bir sıkıntı yaşamazken, en evrensel ölçütler içerisinde hukuka uygun bir hükümlülük infazı yaşarken, AKP’nin müşteki, müdahil olduğu bu dosyalarda, Abdullah Öcalan’a dönük uygulamaya insanlar muhtaç ve mecbur kalıyorlar. Bunun başka bir izahı yok. Çünkü bu sadece AKP iktidarının bu sanıklardan, bu tutuklu, hükümlülerden, bu mahpuslarda sanki ceza kanununda kendilerinin tahakkuk ettiği cezalar yetmezmişçesine ayrıca cezalandırmak, ayrıca bu suretle yüreğini soğutmak hırsı ile alınmış uygulama kararları. Nitekim bu insanların gün yüzü görmemeleri, insan yüzü görmeleri ile imkansızlaştırmayı başka bir kavram ile adlandırmak, ifade etmek mümkün değil.

VERİLMEK İSTENEN DERS ŞU: İTAAT EDİN YOKSA SONUNUZ BÖYLE OLUR

Kamuoyunun yakından tanıdığı MİT’te yöneticilik yapmış Enver Altaylı, eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk yapmış isimlere neden böyle bir uygulama yapılıyor? Niçin göz önünde cezalandırılıyorlar?

Yalnızca Enver Altaylı, Akın Öztürk, Hamza Celepoğlu değil şimdi mesela kamuoyunda ismi hiç bilinmeyen Milli İstihbarat Teşkilatı mensubu iken görev ifa etmiş, halen tutuklu ya da hükümlü olarak cezaevinde bulundurulan çokça isim var. Mesela bunlar da aynı şekilde tehlikeli tutuklu adı altında, insanlığa aykırı suretle hapsedilerek cezalandırılan isimler. Birçok asker, birçok polis var. Ama bunlar niçin devlet adabına, devlet geleneğine de aykırı suretle cezalandırıldı? Diyorum ya intikam. Başkaca bir izahı yok bunun. İntikam ve ibret. Güya devlet erkanı içerisinde yer almış olsa bile, devlet erkini kullanmış olan bu kimselerin üzerinden halen görevde olanlara verilen ders, verilmek istenilen ders o ki sonunuz böyle olur. İtaat edin, biat edin. Başka bir izahı yok bunun. Bu intikam değilse ne olduğunu izah etmesi gereken Bekir Bozdağ’dır. Abdülhamit Gül olmalıdır. Abdülhamit Gül bakanlıktan istifa etmeden önce bu konudaki rahatsızlığını gündeme getirmişti çeşitli çevrelerde. Bu konuya ilişkin kulisler ortalıkta dolaşmaktaydı. Abdülhamit Gül bu uygulamalardan hakikaten rahatsız olduğunu yakınmıştı ama bu mesele Abdülhamit Gül’ü de aşan fiili ve bir merkezden uygulama. Çünkü bütün cezaevlerinin gözlem ve idare kurulları aynı kararı almışlar. Her cezaevinde öğretmenler, psikologlar, cezaevi müdürler, baş gardiyanlar..vs ile oluşan gözlem ve idare kurulları bu tutuklu, hükümlülere özel gözetim gerektiğine ilişkin bir karar almışlar. İyi hoş ama muhafaza koşullarını belirlerken, işte pencerelerin gün ışığı girmeyecek suretle kapatılması, televizyon yasağı getirilmesi, radyo yasağı getirilmesi, havalandırma yasağı getirilmesi hakikaten bakanlığın da üzerinde bir fiili durum olarak şekilleniyor. Nitekim bu hükümlülerden mesela benim müvekkilim Hamza Celepoğlu için de bulunmuş olan müracaatlar vardı. Bu müracaatlara rağmen mahkemelerin verdiği kararları cezaevi idareleri, savcılıklar nezdinde bunun bir idari işlem olduğundan bahisle uygulamadılar bile. Yani öyle ciddi bir merkezden uygulama ki bu mahkemelerin kararları bile idari bir düzenleme olduğundan bahisle hiçe sayılabilmekte. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir ülkesinde üstüne basarak söylüyorum, böyle bir ceza infaz biçimi, hiçbir suçlu için yok. Hiçbir suçlu için kamuoyunda infial uyandıran en ağır, en tahrik edici suçlarda dahi siz hiçbir mahkûmu, hiçbir tutukluyu dünyanın hiçbir yerinde bir infaz rejimi altında ne terbiye edebilirsiniz, ne cezalandırabilirsiniz. Buna insanlık tarihi ve en temel ahlaki dini değerler en başında engel olur.

BU KARARLARA İMZA ATAN CEZAEVİ İDARE KURULLARI YARGILANACAK

Savcı bile müdahil olamıyor, çünkü idari bir uygulama dediniz. Cezaevi yöneticileri bu konuda inisiyatif alabiliyor mu?

Evet. Cezaevi idareleri de cezaevi infaz savcıları ile birlikte eş güdümlü olarak hareket etmekteler ama tabii ki bunun hukukun esas alındığı bir dönemde mutlaka bu kararlara imza atan, bu gözlem ve idare kurulları tarafından izahı yapılacaktır. Siz bir merkezden bir örnek kararlar ile eş zamanlı kararlar ile nasıl oldu da bunca tutuklunun, hükümlünün eş zamanlı olarak özel gözetim gerektiren tutuklu ve hükümlü olduğunu karara bağladınız? Nasıl oldu da neye dayanarak bunların pencerelerine gün ışığı girmeyecek suretle tel örgüler vurdunuz? Neye dayanarak havalandırmalarını günün 23 saatini odalarında hapis geçirmek sonrasında 1 saate indirdiniz? Bunun izahı gerekecek. İşin kötüsü Anayasa Mahkemesi de yakın zamana kadar verdiği kararlarda bunları hak ihlali dahi saymadı. O noktada gerçekten bu tutuklu ve hükümlüler çaresizlik içerisinde intihara ve ölüme mecbur bırakılmaktalar. Nihayetinde bu tek başına kalan tutuklu, hükümlülerden yaşamlarını yitirenler olmadı değil. Nitekim az önce ekranda paylaştığımız benim de sosyal medya hesabımda paylaştığım o tek kişilik hücrede camın tel örgü ile kapatılmasına ilişkin görüntü odasında tek başına tehlikeli tutuklu olarak cezası infaz edilmekte iken yaşamını yitiren bir hukukçuya, bir değerli hukukçuya ait. Soruşturma dosyasından alınmış bir adli evrakın eki görüntü. Uygulama bu. Bu insanlar pencerelerden 8-10 adımlık avlularında hava aldıkları, adım attıkları o avluyu dahi görmekten mahrum bırakılıyorlar. Bu koşullarda bu tutuklu ve hükümlüler odalarının içerisindeki lambayı yakmaksızın önlerini dahi göremez bir hale gelmekteler. Ben de benzer koşullarda tutuklu bulunduğum için bu uygulamayı çok yakında bilip dert ediniyorum. Çünkü insan bir kere hapse girince gerçekten uğradığı haksızlığın sonrasında aklı da yüreği de bir parçasıyla cezaevinde kalıyor. O yüzden ben bunu gerçekten bütün hukukçuların, bütün insan hakları savunucularının, aktivistlerin dert edinmesi gerektiğine inanıyorum.

ASKERLER, MİT MENSUPLARI ‘ERDOĞAN TEKRAR MAKAS DEĞİŞTİRİRSE BİZE NE OLUR’ KORKUSU YAŞIYOR

Siz de demir parmaklıkların gerisinde kaldınız. Bir avukat olarak yargı bürokrasisini nasıl görüyorsunuz? Az önce cezaevi yöneticileri hukuk geldiğinde hesap sürecine girecek dediniz.

Şu an ülkedeki hukuki belirsizlik öyle bir noktada ki kim olursanız olun, ne olursanız olun hiçbir suretle güvenliğinizden emin olamıyorsunuz. Öyle ki iktidarın makas değiştireceğinden, kartların yeniden karılacağından bahisle çeşitle senaryoların gündeme geldiği günümüzde, yalnızca yargı mensupları değil, emniyet mensupları, MİT mensupları, askerler, herkes ama herkes ya makas değişirse bizlere ne olur endişesi altında. O kaygı esasen, aslına bakıldığında biraz olsun yasaya usule uygun hareket tarzını da beraberinde getirmiyor değil. Nihayetinde son dönemlerde ortaya çıkan kısmi iyileşmeleri de ben buna bağlıyorum ama gerçekten uygulamaların nihayetinde bir yere kadar İzahı mümkün. Elbette ki hukuk esas olduğu gün bunlar zaman aşımına uğrayan suçlar olmadığı için dönüp sorulduğu vakit, muhatabı sorumlular onu izah ile karşı karşıya kalacaklar. O yüzden herkes yapmış olduğu uygulamanın hukuki bir dayanağını bulmadıkça bunu her zaman ve zeminde savunamadıkça asla hiçbir hukuksuzluğa imza atmamalı. Nihayetinde Kılıçdaroğlu’da geçenlerde bir milat başlangıcından söz etmişti. Kılıçdaroğlu’nun o politik ifadesini ben bir hukukçu olarak ciddiye almıyorum ama şunu her sorumluya bir hukukçu olarak hatırlatıyorum. Ne yaparsanız yapın ama bir gün size bunun savunmasını yapın dediklerinde savunmasını yapabilecek halde olun. Yasal dayanağı olmayan hiçbir uygulamayı, hiçbir eyleme, hiçbir karara imza atmayın. Taraf olmayın. Aksi taktirde dönüp geriye baktığınızda benzer yüzlerce, binlerce, on binlerce bürokratlardan farklı sonun sizlerden uzak olmadığını bilesiniz. Ona göre de tedbirini alasınız.

ERGENEKON DÖNEMİNDE HİÇ BİR TUTUKLUYA KELEPÇE TAKILMADI

Deneyimli bir hukukçudan önemli bir uyarı. Gerek müvekkilleriniz aracılığıyla gerekse, sosyal medyada da son derece aktifsiniz, oradan edindiğiniz bilgiler ışığında duyurmak istediğiniz diğer hak gaspları nelerdir tehlikeli tutuklular için?

Bakın ben Ergenekon döneminde de avukattım. Aynı zamanda Ergenekon örgütünün de şüphelisiydim. Oda TV soruşturması kapsamında. Dolayısıyla Balyoz’u, Ergenekon’u, Askeri Casusluk’u, MİT Tırlarını, 15 Temmuz’u bizzat hem içinden hem dışından her bir boyutu ile yaşadığım için söyleyebiliyorum. Bakın Ergenekon döneminde hiçbir tutuklu, ne duruşmadan cezaevine gidip gelirken ne cezaevinden hastaneye getirilip götürülürken bir kere olsun bile bileğine kelepçe vurulmuş değildi. Fotoğrafları Google arşivinde var. Gidin görün. Zaman zaman ben de paylaşıyorum. Kimsenin bileğine kelepçe vurulmamıştı. Şimdi gelin görün ki ben bile dişçi koltuğuna oturduğumda bileğimdeki kelepçenin çıkartılması için doktorlar beni hastaneye götüren komutanın tartıştı. İnsanlar şimdi muayene koltuğuna bile kelepçe ile oturmak zorunda kalıyorlar. O tarihlerde sohbet hakkı vardı. O tarihler koğuşlar pekala kapıları açıkken bloklar içerisinde koğuştan koğuşa ziyaret mümkündü. Şimdi bunun hepsi Ergenekoncuların kara kaşına kara gözüne verilmiş lütuflar değildi. Bunlar yasal düzenlemelerden kaynaklanan tutuklu ve hükümlü haklarıydı. Şimdi tutuklu ve hükümlü haklarının hiçbirisi en ufak suretle bile olsa uygulanmıyor. O tarihlerde mesela işliklerde Ergenekon tutukluları bir meşgale edinebiliyorlardı. İşte Fahrettin Ertekin’in su bidonlarından yaptığı duruşma salonunda herkese hediye ettiği hala benim ofisimde duvarımı süslüyor. Ama bakın şimdi bırakın bu tutukluları işliklere gidip orada zaman geçirebilmelerini en temel hak gün ışığında birkaç adım atabilme hakkını bile 1 saat ile sınırlandırmışlar. Radyo alamıyorsunuz. Radyo alma hakkınız yok. Televizyon alma hakkınız yok. Gazeteler kitaplar zaten sınırlı. Spor hakkınızı kullanıyorsunuz güya ve size tanınan spor hakkı halı sahaya çıkartılıp 1 saat boyunca halı sahada, çim de değil, yürüyüp 1 saat sonra hadi sporun gitti gel bakalım deyip geri götürülmekten ibaret. Kantin alışverişinizden aileniz ile olan görüşmenize kadar her türde hak sınırlı ve keyfi uygulanmakta.

SİSTEMATİK İŞKENCEYE KARŞI ULUSLARARASI CEZAEVLERİ GÖZLEM KOMİSYONU DEVREYE GİRMELİ 

Tek başına kalan tutuklu ve hükümlülere dönük öylesine ciddi bir öfke ve intikam hırsı var ki bu tutuklu ve hükümlülerden darp edilenlerin olduğu yine kamuoyunda gündeme gelmişti. Bu tutuklu ve hükümlülerin cezaevi gözlem kurulları tarafından bu keyfi kararlarla uğradığı sistematik işkenceye karşı uluslararası cezaevleri gözlem komisyonunun da müdahalesi gerektiği muhakkak. Gelin görün ki Abdullah Öcalan’ın en ufak bir sağlık kaygısı için dahi bu uluslararası kuruluşlar bir araya gelip müdahil olurken, maalesef içeride tutuklu hükümlü bulunan askere, polise, MİT mensubuna, hâkime, savcıya, gazeteci dönük hiç kimsenin en ufak bir kaygı taşıdığına tanık olmadık. Kimsenin umurunda bile değil. BU nihayetinde birkaç tutuklu ve hükümlü yakını ile, birkaç tutuklu ve hükümlü avukatı ile sınırlı bir çerçevede kamuoyunun gündeminde yer bulmaya çalışan ama çok ciddi bir mesele. Bu gerçekten her insan hakları savunucusunun mutlaka ve mutlaka bir kaygı olarak paylaşması, bunun için çaba harcaması gerektiği inancındayım.

Peki yeterince veriye sahip miyiz? Adalet Bakanlığı’nın sayısal verileri var mı?

Ben cezaevlerinde görüşmelere girip çıkan avukat arkadaşlarımdan, çeşitli cezaevlerinde görev almış, daha sonra KHK ile ihraç edilmiş cezaevleri personelinden, gazetecilerden edindiğim bilgilerle bu sayının 500 ile 1000 kişi arasında olabileceğine ilişkin bir tahminde bulunabiliyorum. Maalesef tam olarak bir veri elde edebilmiş  değilim. Çünkü hemen hemen her cezaevinde, kapasitesine göre, onlarca tutuklu hükümlü mahpus bu koşullarda barındırılmakta. Bir de tabii bunların yanında yeni çıkan bir S Tipi cezaevi uygulaması var. Çok yeni, kamuoyunun gündeminde hiç yer bulabilmiş bir mesele değil ama işte Antalya’da, Bursa’da, Van’da birkaç farklı cezaevi kompleksi içerisinde, yeni inşa edilen cezaevleri arasında S Tipi cezaevi de var. Bu cezaevleri tek kişilik hücrelerden ibaret bir mimari ile farklılaşmakta diğer cezaevlerinden. Bu cezaevlerinin mevcudunu da bilmediğimiz için sayıyı tahmin edemiyoruz. Bu S Tipi cezaevlerinde tek başına kalabilirsiniz. Nihayetinde söylemiştik. Abdullah Öcalan’da, Nuri Gökhan Bozkır’da tek başına kalıyorlar. Tek başına kalmak önemli değil. Tek başına kalmak tehlikeli tutukluluk olarak, insan haklarının hiçe sayıldığı bir uygulama değil. Tek başına muhafaza edilebilirsiniz ama sizin odanızın penceresinin kapatılması, sizin günün 23 saati odaya hapsedilmek, televizyon ve radyo yasağı ile karşı karşıya bırakılmanız işte hiçbir suretle insan hakları çerçevesinde izahı mümkün olmayan uygulamalar. Bir insanı günün 23 saati gün ışığından mahrum edip, odasına hapsetmek, herhangi bir infaz biçiminde kendisine yer bulabilen bir uygulama değil.

S Tipi cezaevlerinde de her ne kadar sayıya ilişkin bir veri bakanlık tarafından açıklanmış olsa bile bunlardan kaçının fiilen insan haklarına aykırı suretle tehlikeli tutuklu olarak infaz edildiğini, kaçının usule, yasaya göre infaz edildiğini bilemiyorum. Bunu açıklaması gereken aslına bakarsanız Adalet Bakanlığı. Orada da zaten sorunun kaynağı Adalet Bakanlığı. Dolayısı ile bu konuda uluslararası cezaevi gözlem faaliyeti icra eden sivil toplum örgütlerinin Türkiye’de insan haklarına ilişkin hassasiyet gösteren sivil toplum örgütlerinin çaba harcaması ve bunun bir elden bir merkezden Türkiye’deki bütün cezaevlerindeki uygulamaları bir arada değerlendirerek rapora bağlaması gerekiyor.

CEZAEVLERİNİN BOŞALTILMASI HİÇ HAYRA ALAMET DEĞİL

İstanbul gibi kentlerdeki cezaevlerinden Doğu ve Güney Doğu’daki cezaevlerine sevkler olduğunu paylaştınız. Niçin bir sevk hareketliliği var cezaevlerinde? Alan mı açılıyor?

Bu konuyu gündeme getiren ilk isimlerden biri olmuştum bir buçuk iki ay kadar önce.  Özellikle dört büyük cezaevinden bir merkezli olarak, özellikle askeri personelin Doğu ve Güney Doğu’daki cezaevlerine nakil edildiklerine ilişkin konuyu gündeme getirdikten sonra birçok avukat arkadaşımızla bunun nedenini, gerekçesini araştırdık ama maalesef bir sonuç elde edemedik. Buna rağmen birkaç girişimimiz oldu. Sonrasında cezaevi savcılıkları, müdürlükleri, infaz hakimlikleri tarafından verilen cevaplar da bir örnek cevaplardı. Kapasite fazlalığından bahis olundu. İyi hoş kapasite fazlalığı ile bu nakiller yapıldı denilebilir ama eğer bir kapasite var ise o mevcut kapasitede bir seyreltmeyi gerektirir. Yani işte 30 kişilik koğuşta 36 kişi kalıyor ise bu nedenle kapasite fazla deyip de siz bir kısım tutuklu ve hükümlüyü başka cezaevlerine gönderdiyseniz o gönderilenlerin yerine pekâlâ açılan boşluğa tutuklu ve hükümlüleri dağıtıp seyreltmeye gidersiniz ama öyle bir şey de olmadı. Dolayısı ile o noktada bir gerçek bahane midir değil midir kapasite fazlalığı iddiası bilemiyoruz ama bu cezaevlerinin boşaltılması hiç hayra alamet değil. Öte yandan bu süreçte.

DÜNYADA BİZİM KADAR CASUSLUK SORUŞTURMASI YAPAN ÜLKE YOKTUR

Bu gelişme akıllara, yeni bir tutuklama dalgası mı geliyor, sorusunu düşürdü. Cezaevleri bunun için mi boşaltılıyor yer yer?

Pekala mümkün olabilir. Nihayetinde hükümet tam da bir makas değişikliği arifesinde. Çok farklı iddialarla karşı karşıya kalırken hükümetin pekâlâ bir tavır değişikliği beraberinde yeni tutuklama dalgalarını getirebilir. Bunu süreç gösterecek ama şimdiye kadar da hep böyle oldu. Ergenekon’da da öyle oldu. 17-25 sonrasında da öyle oldu. Nihayetinde bugün de yeni bir furya başlayabilir. Bunu zaman içerisinde göreceğim ama inşallah öyle bir şey olmaz. Nihayetinde gerçekten Türkiye’de artık tutukluluk, hükümlülük, teröristlik, casusluk bunlar ayağa düşmüş şeyler. sayıları siz paylaşmıştınız yanılmıyorsam. Milyonlarca insan, 1.5-2 milyon insan ki bu Türkiye nüfusunu dikkate aldığınızda okumaya yazmayı, köylüleri, yaşlıları, ev kadınlarını çıktığınızda geriye kalan her 7-8 kişiden birinin teröristlik suçu ile karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Dünyada en çok casus soruşturması icra olunan, en çok casus soruşturması açılan ülke biziz. Böyle bir hukuku hakikaten nasıl ifade etmek, nasıl tanımak mümkün olur, böyle bir hukuk uygulamasında nasıl avukatlık yapmak mümkün olur, nasıl hukuk arayışı, adalet arayışı olur bunu izah etmek hukukçular için mümkün değil. Başka kimler için mümkün olur bilmiyorum ama gerçekten izaha muhtaç, kabulü imkansız bir hal.

NURİ GÖKHAN BOZKIR’IN YARGILAMASI BAŞLAYINCA YENİ TUTUKLAMALAR OLABİLİR 

Birkaç defa geçirdiniz konuşmanızda. Nuri Gökhan Bozkır’la ilgili olayları kamuoyuna aslında detaylarıyla aktaran isimlerden biri de sizsiniz. Yanılmıyorsam bir de kitap hazırlığınız var. Sizce bu dosya kapanacak mı yoksa derinleşecek ve genişletilecek, çok şaşırtıcı kapılar mı açılacak?

Doğrusunu isterseniz şu aşamada ben hala soruşturma savcısının gösterdiği hassasiyeti referans alarak söylüyorum. Suikast ilişkin soruşturmada ciddi adımlar atılacak. İddianamenin çıkması anlaşıldığı kadarıyla, çünkü yeni gözaltılar olmadı. 8 Şubat tarihinde Nuri Gökhan Bozkır tutuklandıktan 1 hafta 10 gün sonra ifadesinde ismi geçenlerden birkaçı alındı. Onlar da tutuklandı. O günden bugüne yaklaşık 2 ay, 3 ay geçti. Herhangi bir ek gözaltı, tutuklama olmadı. Anlaşıldığı kadarı ile bu saatten sonra iddianame çıkacağı zamana kadar yeni bir göz altı, tutuklama muhtemelen olmayacaktı. Öyle görünüyor. Adli teamül uygulama buna işaret ediyor. Tabii ki iddianame kabul edildikten, duruşmalar başladıktan sonra Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadelerinde adı geçen farklı isimlerin mutlaka ama mutlaka çağırılıp soruşturulacağından, haklarında adli takibatın başlatılacağından eminim. Nihayetinde Nuri Gökhan Bozkır’ın bizzat itirafları ile açıklığa kavuşacak olan suikastın soruşturmasından kamuoyu vicdanının tatmin edileceği surette makul mantıklı karar çıkabileceğine inanıyorum ama Nuri Gökhan Bozkır’ın merkezinde bulunduğu yasa dışı silah satışına, MİT tırlarına ilişkin aynı derecede iyimser ve umutlu değilim. Dolayısı ile o siyasi tasarruflardan ziyadesi ile etkilenebilecek bir soruşturma meselesi ama benim için öncelikle mesele şu aşamada Hablemitoğlu suikastının aydınlığa kavuşturulması.

HABLEMİTOĞLU CİNAYETİNİN AYDINLATILMASI HER YURTSEVER İÇİN NAMUS BORCUDUR

Nihayetinde ben öteden beri, bunu Ergenekon zamanından beri söyleyip duruyorum, Hablemitoğlu suikastının aydınlatılması, katillerin ve arkasındaki karanlık gücün açıklığa kavuşturulması her yurtsever için her şeyden önce namus borcudur. Eğer Hablemitoğlu suikastı açıklığa kavuşur, aydınlığa kavuşursa bunun beraberinde Türkiye tarihinde faili meçhul kalmış cinayetlerin de aydınlatılabileceğine inanmaktayım. Bu merkez aydınlığa kavuşturulduğunda inanıyorum ki tabiidir ki bu uluslararası silah satışına ilişkin, MİT tırlarına ilişkin süreç de gündeme gelecektir ama şunu da ihtimal dahilinde bulundurmuyorum değil; geçtiğimiz gün MİT’in yapmış olduğu bir istihbarı çalışmada Can Dündar’ın Nuri Gökhan Bozkır ile olan münasebetleri üzerine işte alışveriş iddiası üzerine gündeme gelen bir rapordan hareketle değerlendirmedim bunu. Pekâlâ bunu uluslararası silah satışına ilişkin, MİT tırlarına ilişkin de bir paralel soruşturma gündeme gelebilir. O da şaşırtıcı olmayacaktır. Kaldı ki Nuri Gökhan Bozkır’ın IŞİD adına silah ihraç ettiğine dair Urfa’da devam etmekte olan dosyasının tefrik edildiği bir davası vardı. O davada nihayetinde geçtiğimiz günlerde yeniden güncellendi Nuri Gökhan Bozkır yakalandıktan sonra. Bozkır’ın ifade vermesi gündeme gelecek. Dolayısı ile o dosyadaki sanıklardan birinin aynı zamanda MİT tırları davasında gizli tanık olması nedeniyle ister istemez o dosya üzerinden MİT tırları da yeniden gündeme gelmek zorunda kalacak. Özetle bu önümüzdeki günlerde çok yakın bir vadede söz konusu olmasa bile mutlaka ama mutlaka MİT tırları da uluslararası silah satışına ilişkin bu kaçakçılığa ilişkin soruşturmada mutlaka gündeme gelip kamuoyunun tartışma odağı olacaktır.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram