Aşka hürmeten, Tamar’a hürmeten…

Tarihe hürmeten, bu kültürü ayakta tutmak için uğraşan insanların emeğine hürmeten, aşka hürmeten bu adaya kendi gerçek adı ile seslenmek doğru olmaz mı?

ALİN OZİNİAN 08 Mayıs 2022 GÖRÜŞ

yüzlerce yarayla kaldım onca aşk ölüsü içinde
dinmedim, dinlemedim, yeniden bedenlendim
dünyanın verdikleriyle, arttım eksildim
yazılmışın izinde, kalbimden önce, yaralarıma güvendim
Murathan Mungan, Eteğimdeki Taşlar

Geçen hafta, bu köşede “ülkedeki genel kültür anlayışı tarihi sansürleyebilir, kayyumlar saçmalayabilir, onlar böyle yapınca tarih yok olmuyor.” demiş, Van’daki Akhtamar (Ahtamar) Surp Haç Kilisesi’nin tarihini anlatmaya çabalamıştım “Kayyumlar, festivaller ve silinen tarih” yazısında.

AKP’nin “Ahtamar macerası”nın devamını ve “Ah Tamar”ın efsanesini ise bu hafta anlatacağım sözü de vermiştim bahsi geçen yazıda. Tutayım sözümü.

Ahtamar Surp Haç Kilisesi restorasyonu 2007 yılında tamamlandı. Üzerinden yaklaşık on beş yıl geçti. Ve Ahtamar, hala “Akdamarlaştırılmaya” çalışılıyor…

Ahtamar, Ermeni halkının tarihinde bir kutsal; inşa edildiği 915 yılından bugüne çok büyük tehlikeler ile karşılaştı, zorlu yok olma sınavları verdi ama güzelliğinden ve büyülü atmosferinden pek bir şey kaybetmedi. Uzmanlara göre, dünya sanat tarihinde eşsiz bir yere sahip Ahtamar ve araştırmacılar için hala bir hazine niteliği taşımakta.

Manastırın tüm din adamları 1915’te sürgüne gönderildi, öldürüldü, ölüm yolculuklarında çöllerde can verdi. Ada, manastır ve kilise sayısız kez yağmaladı, gözüken değeri önemsenmedi, “dibinde saklı” olduğu düşünülen hazine hayali ile tahrip edildi. Yok olmaktan son anda kurtuldu.

2007’de tekrar “canlandı”, restorasyondan sonra dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ile yeniden buluştu. Ne siyasi irade ne de yapılacak mimari çalışmalar açısından kolay bir proje değildi bu, pek çok kişi emek sarf etti. Tarih, en başta Türkiye’ye ve tüm insanlığa tekrar kazandırıldı.

Türkiye Ermeniler Patriği 2. Mesrop (Mutafyan) hastalığından hemen önce kilise için çok çaba sarfetti. Van doğumlu, Ermenistan’da yaşayan dünyaca ünlü mimar Prof. Varastad Harutyunyan ömrünün son günlerinde, tekrar masasına oturdu, kalemine sarıldı ve öğrencileriyle birlikte Surp Haç Kilisesi’nin haçını ve kaidesini tasarladı ve Ahtamar’ı hayata döndürmek hayaliyle hayata gözlerini yumdu.

Ermenistan’daki meslektaşı restoratör-mimar Aşod Hovsepyan görevi devr aldı, adaya geldi, Ahtamar için çalıştı… O da artık hayatta değil.

Hrant Dink, Ahtamar restorasyonu yakından takip etti, kamuoyunu bilgilendirdi, hükümeti bu planda geri adımı atmaması için durmadan yüreklendirdi…

Restorasyon tamamlandı ama “Ahtamar kilisesine haçın konulması” ve kilisenin ibadete açılması konusu bir türlü çözülmedi…

Restorasyon ekibinden mimar Jan Gavrilof, Ermenistanlı uzmanlar ve mimar Zakarya Mildanoğlu arasında köprü oldu. Restorasyonu üstlenen firma sahibi Cahit Zeydanlı’nın, haç yaptırılırsa, hazır edilirse yerleştirebilineceği söylemesi üzerine kollar sıvandı. Ancak haçın şekli, boyutu ve malzemesi konusunda yeterli bilgi yoktu. Türkiye Ermenilerine, Ermenistan’daki meslektaşları yardımcı oldu.

O dönem Ermenistan Kültür Bakanı yardımcısı mimar-restoratör Gagig Gürcüyan, Ermenistan Mimarlık müzesi müdürü Prof. Aşod Haygazun Krikoryan, Prof. Varastad Harutyunyan ve öğrencisi Prof. David Kertmenciyan’ın da olduğu bir grup akademisyenle haç kaidesinin tasarımı yapıldı.

Ermenistan’da Ardaşat yolundaki bir köy atölyesinde, üç metreye yakın boyuttaki haçın imalatı yaptı, haç tırla İstanbul’a getirildi. Haçı Gavrilof teslim aldı, ünlü taş ustası Haçadur Markaryan’ı da yanında getirdi. Van’a giden Markaryan, haçın kaidesini imal ederek Ermenistan’a döndü.

İlk günler ana kubbenin bu haçı taşıyamayacağı yönünde itirazlar oldu. Ancak Zakarya Mildanoğlu restorasyon sırasında gerekli önlemlerin alındığını ve bir sorun olmayacağını belgeleriyle açıkladı, kamuoyunu aydınlattı. O dönem haç, İstanbul’daki Ermeni Patrikanesi’nin bahçesinde muhafaza edildi.

Bir seneden fazla zaman geçti. Bir akşam Cahit Zeydanlı, mimar Nazar Binatlı’yı aradı, Binatlı marangozlara bir sandık yaptırarak, haçı yerleştirdi ve ertesi sabah da havaalanı kargo bölümüne götürüp uçağa verdi. Müron Kahana Van’a gidip haçı Zeydanlı’ya teslim etti. Birkaç gün içinde iskele kurulup haç ana kubbeye yerleştirildi ve Tatul Anuşyan tarafından da kutsandı.

Ünlü şair Hovhannes Tumanyan’ın yıllar önce yazdığı ‘Ahtamar Destanı’, bir sevgi, aşk hikâyesi olarak dillerden düşmedi, adına oratoryolar bestelendi.

Zamanında adada yaşayan Ermeni Baş-keşişin Tamar adında güzeller güzeli bir kızı vardı. Adanın karşı kıyısındaki köyde “fakir ama gururlu” çoban bu kıza aşıktı.

Aşkından aldığı güçle çoban, Tamar’ı görmek için her gece adaya yüzer, genç kız da elinde fenerle çobana yerini belli ederdi. Bir gün kızın babası olup biteni fark etti, çobanın oyununu bozmaya karar verdi.

Çok sert bir fırtınan olduğu gece, elindeki fenerle adada sürekli yer değiştirdi, zavallı çobanı şaşırttı. Sevdiği kıza ulaşmak için dalgaların arasında ordan oraya yüzerken, çobanın hem gönlünde hem dilinde sadece Tamar vardı..

Efsaneye göre gecenin karanlığında “Ah! Tamar” çığlığı durmadan yankılandı. Genç çoban “Ahtamar” diyerek gölün sularında boğuldu.

Aşıklar buluşamadı ve ada o günden sonra Ahtamar olarak anıldı.

Bu adanın ve kilisenin yüzlerce yıllık tarihi ve adını aldığı hüzünlü bir aşk hikayesi ve efsanesi var.

Tarihe hürmeten, bu kültürü ayakta tutmak için uğraşan insanların emeğine hürmeten, aşka hürmeten bu adaya kendi gerçek adı ile seslenmek doğru olmaz mı?

Tamar’ın hatırına… Adaya kendi ismi “Ah Tamar” demek, bizden ne eksiltir?