Akşener’i zayıflatmak için devreye giren Özdağ’ın ‘ipi çekildi’ mi?

Ümit Özdağ göçmen meselesinde hem İYİ Parti’nin dengesini bozacak, hem de MHP’den kayan tepki oyları için alternatif olacaktı. Akşener'in tek başına bulunduğu caddede, güçlü çığırtkanlı ikinci bir tezgah açıldı. Fakat bu yeni çığırtkanın yüksek sesi iktidarın öngördüğünden çok daha geniş bir etki gücüne kavuştu.

ÖMER MURAT 12 Mayıs 2022 HABER ANALİZ

Erdoğan’ın ekonomiyi dünyada alay konusu olan teorileriyle idare etmesi, yine dış politikayı düzgün yönetememesi nedeniyle Türkiye’nin büyük itibar kaybına uğramasına yol açacak şekilde U dönüşleri yapmak zorunda kalması bizi bir konuda yanıltmamalı: AKP Genel Başkanı ekonomi ve dış politika acemisi olsa da iç politikada tam bir “siyaset kurdudur” ve tüm adımlarını farklı şekillerde yaptırdığı kamuoyu yoklamalarına dayanarak atar.

Anketlere göre Türk halkının en şikayetçi olduğu konular sırasıyla ekonomik kriz, adalet sistemindeki çöküş ve mülteci/göçmen/kaçak göçmen sayılarındaki artıştır. Bu çerçevede tam seçim sathı mailine girilmişken kurulan Zafer Partisi’ne biçilen rol MHP eridikçe oyları yükselen İYİP’in rüzgarını kesmesiydi. Göçmen meselesine en fazla tepkili gözüken, “milliyetçi” olarak tanımlanan tabanın bu rahatsızlıklarını bir iktidar ortağı olarak MHP gündeme getirmekten kaçındığı için bu “dip dalga” İYİP’in yelkenlerini şişiriyordu. Zafer Partisi göçmen meselesinde aşırı milliyetçi söylemler ve şoven çözüm önerilerini seslendirerek hem İYİP’in çok güçlü olmadığı görülen dengesini bozacak, hem de MHP’den kayan tepki oyları için bir alternatif olacaktı. İYİP’in tek başına bulunduğu caddede, güçlü çığırtkanlı ikinci bir tezgah açıldı.

Fakat ülkede sağduyuyu temsil eden etkili bir merkez medyanın kalmadığı, ekonomik krizin giderek derinleşmesinin halkın sinirlerini yıprattığı bir ortamda, bu yeni çığırtkanın yüksek sesi iktidarın öngördüğünden çok daha geniş çaplı bir etki gücüne kavuştu. Zafer Partisi üyelerince hazırlanıp yayılan videolar ülkede göçmenler nedeniyle özellikle şehirlerde ciddi bir güvenlik sıkıntısının yaşandığını, kadınların sokaklarda yürümekten korkmaya başladığını iddia ediyordu. Zafer Partisi AKP liderini doğrudan hedef almaktan kaçınan bir kampanya yürütse de sosyal medyada hızla yayılan bu video ve söylemlerin birinci muhatabı altı yıldır görevde bulunan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ydu. Bahçeli sonrası MHP’nin liderliğine geçmeyi planlayan ve Sedat Peker’in “bombardımanı” sonrası siyasi yaşamını ağır yaralı olarak sürdüren Soylu’nun kendisine yönelik böyle bir saldırıyı kaldırabilmesi çok zordu.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ

Hükümetin bu tür durumlarda alışık olduğumuz, sosyal medyaya yansıyan hadiselerin üzerine hızla giderek her şeyin kontrol altında olduğu havası vermeye çalışması da ters tepiyor, bu video ve söylemlerin etki gücünü daha da artırıyordu. Göçmen meselesi iktidarın ekonomi ve dış politikadaki beceriksizliklerinin Türk halkına maliyetini ortaya koyan etkili bir sembole dönüşüyordu. Öyle ki esen hava Erdoğan’ı bile sendeletti, muhtemelen anketlerdeki manzarayı görmenin etkisiyle “1 milyon Suriyelinin” geri gönderileceği bir projeden bahsederek “gaz almaya” çalıştı. Ama sadece bir hafta sonra bu sözlerindeki üslup ve vurgudan geri adım atarak tüm göçmenleri sahiplendiği yeni bir açıklama yaptı.

Erdoğan’ın yaptığı ilk açıklama bir kaç açıdan kendisi bakımından siyaseten hatalıydı: Öncelikle bu, göçmen meselesinde işlerin kontrolden çıktığını örtülü de olsa itiraf etmek demekti. AKP liderinin “yatakta yakalansa bile” yanlış yaptığını inkar etme ilkesine aykırı bir tutumdu. Böyle bir yaklaşım iktidarın eleştiriler karşısında devamlı savunmada olmasını gerektirecekti. Oysa Erdoğan iç siyasette bunun yanlış bir strateji olduğunu, mutlaka bir şekilde saldırıya geçmek gerektiğini biliyordu.

İkinci olarak Suriye’deki mevcut şartlarda bir değişiklik olmadan, ki kısa vadede bu beklenmemektedir, hükümetin tüm dünyada tepkiyle karşılanacak ve kendisini nihayetinde sadece dışarıda değil, muhtemelen içeride de çekirdek tabanı nezdinde zor duruma düşürecek fotoğraflar vermeden 1 milyon Suriyeliyi ülkelerine göndermesi imkansızdır. Zaten hükümet bir süredir uluslararası hukuka aykırı şekilde, yüz binlerce Suriyeliyi ülkelerine geri göndermektedir. Bunların gönüllü olduğu iddia edilse de çoğu zorla gönderilmektedir. Bu Suriyelilerin gönderildikleri yerler Türkiye destekli aşırılıkçı örgütlerin idaresindeki İdlib ile Türk ordusunun askeri harekatları sonrası Türkiye’ye doğrudan bağlı yönetimlerin kurulduğu diğer bölgelerdir. Buralar zaten Suriye içinde yerlerinden edilmiş yüz binlerce insanın zor şartlarda yaşadıkları, uluslararası yardımlar olmazsa açlık tehlikesinin yüksek bulunduğu yerlerdir.

İdlib’te Türkiye sınırına yakın bir mülteci kampı

Bu bölgelerdeki her üç kişiden biri, pek çoğu derme çatma çadırlar şeklinde olan kamplarda yaşamaktadır. Suriye’deki iç savaş şiddeti düşmekle birlikte devam etmektedir. Çatışmalar sürdükçe ve ülkenin tümüne hakim bir hükümet ortaya çıkmadıkça Suriye ekonomisinde bir iyileşme yaşanmayacak, bu nedenle Suriyelilerin geri dönmesi için elverişli bir zemin oluşmayacaktır. Buna rağmen yüz binlerce Suriyeli göndermekte ısrar etmenin, İdlib’teki kırılgan sosyo-ekonomik ve güvenlik yapısını iyice sarsarak neticede çok daha fazla mültecinin geri dönmesine yol açması işten bile değildir. Öyle olunca seçim kampanyaları sırasında muhalefetin “Hani 1 milyon Suriyeliyi geri gönderecektin?” sözlerine muhatap olacak Erdoğan hiçbir cevap veremeyecektir. Zaten sorunu kabul etmiştir, bu tutumuyla o soruna bir çözüm üretemediğini de kabul etmiş olacaktır.

Erdoğan “siyaseten” yaptığı hatayı hemen gördü ve kendisini savunmadan çıkararak göçmen meselesinde “taarruza” geçtiği yeni bir pozisyon takındı. Öncelikle hükümet bir hata yapmamıştı, zor durumdaki insanlara kucak açarak “Ensarlık” yapmıştı. Görüldüğü üzere AKP lideri “çabuk bir el hareketiyle” konuyu “seküler/muhafazakar” kutuplaşması için malzeme olacak çerçeveye soktu. Konuşmasını seküler kesimin sinirlerini zıplatarak muhafazakar kesimi rencide edecek tepkiler vermeye kışkırtacak şekilde bolca dini terimlerle süsledi: “Biz muhacirlik ve Ensar olma kabiliyetinin ne olduğunu en iyi bilen bir kültürün mensuplarıyız. Muhacirlik nedir, Ensar nedir bunu anlamayan, bunu bilmeyenlerle bizim işimiz yok. Biz sevgili peygamberimizin muhacirliğini de biliriz, ensar olduğu dönemi de biliriz. Onun için de biz bu yolda aynı anlayışla devam ediyoruz. … Ve onları katillerin eline, kucağına atmayacağız. Onun için de bu süreç içerisinde bu yardımseverliğimizi her zaman nasıl yapıyorsak yapmaya devam edeceğiz. Zekattan bu millet anlar, sadaka-i cariyeden bu millet anlar ama onlar anlamaz.”

İdlib’te her üç kişiden biri derme çatma mülteci kamplarında zor şartlarda yaşıyor.

Tabanında popüler olmadığı halde Erdoğan’ın mültecileri sahiplenmesini “alicenaplığıyla” ilişkilendirebilmek pek mümkün değildir. AKP liderinin dini söylemleri siyasi çıkarları için kullandığını artık iyi biliyoruz. Göçmenleri sahiplenirken gösterdiği sıcak üslup Erdoğan’ın kafasında başka hedeflerin de bulunduğuna işaret etmektedir. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bunu “Kendi milletinden umudu kestin, sığınmacı oyuyla mı (iktidarda) kalmaya çalışıyorsun Erdoğan?” sözleriyle belirtti. Vatandaşlığa geçerek oy verme hakkına sahip hale gelen yabancı kökenlilerin sayısının ne kadar olduğuna ilişkin güvenilir bir bilgi bulunmamaktadır. Bugün Türkiye’de bu rakamın ne olduğunu ilgili kurumlara sorular yönelterek ortaya çıkaracak bir Meclis’in bulunduğundan bahsetmek zordur. “Tek Adam rejiminde” bu tür bilgilere ulaşabilmek ancak otokratın müsaade etmesi halinde mümkündür ve Erdoğan’ın buna izin vermeyeceği tahmine müsaittir. Bu rakamı tam olarak biz bilmesek de ve öğrenemeyecek olsak da Erdoğan’ın konuşmasında Afganistan, Irak ve İranlılara da ismen değinmesinden, onlara Türkiye’de “gönül huzuru” içinde yaşayarak geri gönderilmeyecekleri teminatı vermesinden, Kılıçdaroğlu’nun şüphelerinde haklı olabileceğini, yani AKP liderinin son yirmi yılda vatandaşlığa geçmiş yabancıların oyunu almayı amaçladığını hissedebiliyoruz.

Kimi hesaplamalara göre bu durumdaki vatandaşların sayısı seçmen oranının yüzde 1-2’si seviyesine kadar çıkmıştır. Unutulmamalıdır ki vatandaşlığa geçmiş bu kişilerin bir bölümü Türk vatandaşlarıyla evlidir, bu nedenle bu insanların durumunun Türkiye’de tehlikeye düşmesinden olumsuz etkilenecek kesimler sanıldığından daha geniş olabilir. Dediğim gibi bizim bilmediğimiz bu rakamlara, iç siyasette oldukça profesyonel çalıştığını bildiğimiz Erdoğan gayet hakimdir. Kendinizi estirilmekte olan mülteci/yabancı karşıtı havayı izleyen bir Suriyelinin, Iraklının, İranlının yerine koyun. Bu insanlar için geri gönderilmelerinin kırılgan hayatlarının mahvolması, neredeyse ölmek anlamına geldiğini, bazı ailelerin bir bölümünün vatandaşlık almışken, daha geniş bir bölümünün alamadığını, geri döndürülme korkusu altındaki bu insanların ailelerinden de kopma gibi endişeler taşıdığını hatırınızdan çıkarmayın. “Göndermeyeceğiz” açıklamasını duyduktan sonra Erdoğan’a bağlılığınız, minnetarlığınız ne denli artar, düşünün. Erdoğan’ın kendisine ölesiye sadık hale getirdiği bu özel kitleden sadece oy değil başka beklentilerinin de olabileceğini düşünmek yersiz olmaz. (Bu konuyu sonraki yazımda açmayı planlıyorum.)

Burada şunu da vurgulamalıyız: Muhalefetin Suriyelileri iktidar olduklarında bir kaç yıl içinde Esad’la anlaşarak geri gönderecekleri iddiası gerçekçi olmayan boş bir vaattir. Hele hele Esad’ın getireceği bir affın Suriyelileri ülkelerine geri dönmeye ikna edeceğini sanmak zalimliğe varan bir pişkinlik değilse, Suriye’de halihazırda ne olup bittiğini anlamadıklarını gösteren bir cahilliktir. Muhalefetin Erdoğan’a karşı bu tür popülist söylemlerle başarılı olacağını sanmıyorum. “Popülizm” müsabakası söz konusu olduğunda AKP lideri muhalefete nazaran çok daha kurnazdır ve onları suya götürüp susuz getirecektir.

Erdoğan’ın bir yandan da Zafer Partisinin eylem ve söylemlerinde iktidarı zor duruma düşürmeyecek şekilde düzeltmeye gitmesini sağlamaya yönelik girişimlerde bulunması beklenmelidir. Nitekim Zafer Partisi genel başkanının İçişleri Bakanı’yla yaşadığı kontrolden çıkma temayülü gösteren gerilim sonrası, birdenbire, uysa da uymasa da, hedefine Kılıçdaroğlu ile İYİP lideri Meral Akşener’i alma çabasına girmesi bunun ciddi bir emaresi olarak kabul edilmelidir. Zafer Partisi’nin Yüksek Seçim Kurulu’nun bugün açıkladığı listeye göre 2023 seçimlerine katılma hakkını elde eden partiler arasında yer almaması, partinin “kuruluş amaçları dışına sapmış” olmasıyla da ilişkili olmalıdır. Erdoğan ekonomik kriz ortamında “göçmen meselesinin” kendisini bile sendeletecek oldukça kaygan bir zemin haline geldiğini görerek, o zeminde oyun kurmaya çalışmak yerine seçim sathı mailinde meseleyi tamamen gündemden düşürecek bir harekat planında karar kılmış olabilir.