‘NoToRacism’ yazmakla olmuyor

Irkçılığa maruz kalanların da ırkçılık yapması, ya da kendisine yapılan ırkçılığı görmezden gelmesi, kabullenmemesi “iyiye yorması, hoş görmesi” şaşırtıcı olsa da yine bu topraklara özgü. “NoToRacism” yazmakla olmuyor...

ALİN OZİNİAN 10 Aralık 2020 GÖRÜŞ

8 Aralık akşamı oynanan Paris Saint Germain-Başakşehir maçında, hakem Sebastian Coltescu’nun Başakşehir antrenörü Pierre Webo’ya yönelttiği ırkçı ifadeler, karşılaşmanın yarıda kesilmesine neden oldu.

Yaşanan olayların ardından, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere neredeyse tüm siyasi partiler, belediye başkanları, Türkiye Futbol Federasyonu, tüm spor medyası, spor muhabirleri, profesyonel kulüpler, taraftarlar, sanatçılar, sosyal medya üzerinden futbolda ırkçılığı kınayan paylaşımlar yaptı. Türkiye, havuz medyasının da attığı manşetler gibi “Irkçılığa karşı tek yumruk” oldu.

Irkçılık lanetlenirken, bir hastalık olduğu da iddia edildi. “Türkiye’de ırkçılık yoktur!” ifadeleri de ortak söylem olarak öne çıktı.

Türkiye’de ırkçılığının köklerine, artık fark bile edilmeyen ve normalleşmiş tezahürlerinden bahsetmeden önce, Türkiye’de futbol dünyasında kullanılan ırkçı söylemlerin çokluğuna bakmak gerekli.

Futbol’a merakım olmadığı için benim atladığım ırkçılık örneklerini içeren makaleler yayınlandı olayın ardından. Misal, 1999’da Trabzonspor Başkanı İngiliz futbolcu Campbell için “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” demiş. Fenerbahçeli taraftarlar Eboue ve Drogba’ya muz sallamış. Sivas Belediyespor ile oynayacağı erteleme maçı için kente gelen Amedspor Kulubü’ne kent merkezinde oteller yer vermemiş. 2008’de Trabzonsporlu taraftarlar dönemin Merkez Hakem Komitesi Başkanı Oğuz Sarvan’ı protesto ederken “Ermeni Oğuz’a Trabzon’da soykırım” sloganı atılmış…

2009’da Bursaspor-Diyarbakırspor maçında tribünler, “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve “Mehmetçiğiz, Türküz” pankartlarını, “ PKK dışarı!” diye inlemiş. Gittiği her maçta ırkçılığa maruz kalan ve artık bıkan Diyarbakırspor’un başkanı ise ırkçılık tartışmaları tekrar yükselirken katıldığı bir televizyon programında “Biz ne Uganda takımıyız ne Ermeni, bize neden bunları yapıyorlar?” demiş.

2010’da İstiklal Caddesi’nde eylem yapan ÖDP’lileri gören Trabzonsporlu taraftarlar Ermeni gazeteci Hrant Dink’in katillerine ithafen “Ogün Samast oley” ve “Bombacı Yasin” tezahüratları yapmış. Spor yorumcusu Emre Bol, Diagne hakkında “Ülkende timsah yiyordun buraya geldin de topçu oldun” ifadesini kullanmış.

Daha neler neler…

Nefret suçu, ırkçılığın kendini en iyi belli ettiği alan. Fakat ne yazık ki, nefret suçun tanımı hala bir çoğumuza yabancı. Türkiye’de siyasiler, akademisyenler, gazeteciler, yazarlar ve daha bir çok kişinin ağzından her gün dökülüyor, farklı grupları hedef alan nefret suçları. Küçük bir zümrenin dikkatini çekmesi ve tepki gösterilmesi dışında, bırakın cezalandırılmayı gündem bile olmuyor.

Son yıllarda özellikle medyadaki nefret söylemine ilişkin araştırma ve yayınlar, ırkçılık karşıtı bir farkındalık yaratılmasına katkıda bulunsalara da, ırkçılığın ne olduğu, biçimleri, düşmanlaştırıcı pratikleri halen kamuya açık alanlarda tartışılmıyor. Kısaca, sorarsanız, Türkiye’de ırkçılık yok.

Oysa, Cumhuriyetin kuruluşu ile temelleri atılan “ulus devlet” resmi ideolojisi, Türk ırkı temeline dayanarak, “diğerlerini” dışladı, yok saydı veya inkâr etti. Bu inkar, Cumhuriyet döneminde yaşanan kırım ve katliamların temelini oluşturduğu gibi, onların da inkarına neden oldu. İnkar, inkarı doğurdu, inkar resmi ideolojinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Türk-Müslüman (hatta Sunni) etnik kimliğinin dışında olan tüm etnik gruplar ırkçılık ile çeşitli seviyelerde ve sıklıkla muhatap oldu.

İnsan hakları savunucusu Eren Keskin ve siyaset uzmanı Cengiz Aktar’ın çokça altını çizdiği gibi “Ermeni Soykırımı gibi ağır bir suçun cezasız kalması ile, sistem bir bataklığın üzerine kuruldu”. Cumhuriyetin temelleri kirlendi ve temizlenmesi için hiçbir çaba harcanmayan bu temel, bugün hala muhatap olduğumuz ırkçılığı besliyor.

Nefret suçlarının cezalandırılmaması ve insan hakları ihlalleri sabıkasının listesi de uzun. Aşağı yukarı tüm hükümetlerin kirli bir geçmişi var. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, Dersim Harekâtı, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş, Madımak katliamları, Hayata Dönüş Operasyonu, Uludere. Faili “meçhul” cinayetler, darbeler, darbe öncesi şartların olgunlaşması için planlanmış operasyonlar, bombalanan Kürt köyleri, JÖH/PÖH imzalı talan edilen yerleşim yerleri…

Uzağa gitmeye gerek yok, geçtiğimiz aylarda Kürtlerin helikopterden atılması, durumun raporlanmasının ardından sonra bile basının bunu “iddia” olarak yansıtması, Ermeni’nin adının küfüre dönüşmesi, Ermeni okullarının duvarına “Ya Türksün, ya Piçsin” yazılması ve daha sayısınız nefret suçu bu cezasılığın ürünü.

Her dönemde el altından “devlet için” yaptırılan suçların faillerinin korunması, mahkemelerden kurtarılması, terfi ettirilmesi, “devlet” hizmeti gereği çok daha önemli görevlere atanması, katilere anıt mezarlar yaptırılması, AKP iktidarına, Cumhuriyet’in ilk yıllarından miras.

Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler gibi Lozan ile gayri-müslim olarak anılan azınlıklar dışında başta Kürtler olmak üzere, Araplar, Zazalar, Gürcüler ve daha nice etnik grup ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz kalıyor. Aleviler, Şiiler ve Sufiler ise Sünni olmadıkları için bu ayrımcılığı hala hissediyor.

Sadece etnik köken ya da din değil, yeri geldiğinde her türlü “farklılık” Türkiye’de hedef alınıyor, sözlü ya da fiziksel şiddetle karşılaşıyor. Yatak odanıza girmekten tutun da, çoğunluğa benzemediği, “özel” olduğu için çocuğunuza bile saldırıyor “kalabalıklar”.

Bunlar sonuçlar, önemli olan bu yaşananların sebebi. Irkçılığın bir hastalık olmadığını, örgütlü bir sistem olduğunu, devlet eliyle kullanılarak sıradanlaşan bu sistemin her gün yayılarak devam ettiğinin daha iyi anlamak için, Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi’ni” okumak gerekir.

Türkiye’nin yazısız anayasası olduğunu söylediği “Türklük Sözleşmesi’nin” kodlarını, kaide ve kurallarını, işleyiş biçimini, tarihsel bağlamını cesur ve kapsamlı bir biçimde okuyucuya anlatır Ünlü kitabında.

İrfan Aktar’ın, Duvar’da yayınlanan “Barış Ünlü: Kürtler ırkçı olamaz çünkü ırkçılık bir sistemdir”
söyleşisinde “Türklük, Türklerin büyük bir çoğunluğuna görünmezdir. Kişi ne kadar evrenselci, liberal veya sosyalistse, o Türklük de o kadar görünmezdir. Türk kişi, kendi Türklüğünü çoğu zaman görmez. Bunun duygu ve düşüncelerini etkilediğini hesaba katmaz. Fakat aynı kişi bir Kürt’ün Kürtlüğünü veya bir Ermeni’nin Ermeniliğini hemen görür. Bir Kürt’ün tavrını Kürtlüğüne bağlarken, kendi tavrını Türklüğüne bağlamaz.” der Ünlü.

Ünlü’ye göre “Türklük Sözleşmesi”, herkesin aktif olarak “Türklük” yapmasını, onu yüceltmesini gerektirmez. Hatta daha makbulü, Türklüğe pasif katılımdır. Türklük Sözleşmesi’nin yasakladığı belli konulara hiç girmeyerek, o konularla ilgilenmeyerek, bilgiyi red ederek, “o gruplar” ile empati kurmayarak bu sözleşmenin içinde kalabilmektir. Ünlü, Türk bir anne-babada doğmanın veya anadilinin Türkçe olmasının elzem olmadığını vurgular. “Türklük belli bir iktidar hiyerarşisi içinde egemen etnik gruba ait olarak veya ona asimile olma rızası göstererek Türk gibi düşünmeyi, konuşmayı, yapmayı, eylemeyi, duygulanmayı veya duygulanmamayı, eylememeyi, yapmamayı öğrenmektir.” Kısaca, Türklükten bir etnisiteyi veya vatandaşlığı anlamamak gerekir.

Yazara göre, “Türklük Sözleşmesi’nin” öncesinde, “Müslümanlık Sözleşmesi” vardır. “1876’dan itibaren Abdülhamit’le başlayan ve 1908-1912 arası Jön Türk kesintisini saymazsak, Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yürürlükte kalan bir sözleşmedir bu. Bu sözleşmeye göre, Müslüman olmayanlar asla ve asla gerçek Türk olamazlar ve olamamışlardır da. “Türklüğün birinci şartı Müslümanlıktır ve o doğuştan gelir. Sonradan Müslüman olsanız bile, devlet buna hep dikkat eder. Türklük ise doğuştan gelmek zorunda değildir. “

Kısaca, ırkçılık ile mücadele zorlu, hazmı zor bir süreç Türkiye için. Irkçılığı besleyen koca bir sistem hatta “adalet mekanizması” mevcut. Sadece Türkler için değil, devletin ideolojisinden etkilenmiş tüm vatanadaşlar için kavraması sancılı bir suç ırkçılık.

Irkçılığa maruz kalanların da ırkçılık yapması, ya da kendisine yapılan ırkçılığı görmezden gelmesi, kabullenmemesi “iyiye yorması, hoş görmesi” şaşırtıcı olsa da yine bu topraklara özgü. “NoToRacism” yazmakla olmuyor kısaca. Irkçılık ile mücadele etme niyetimiz varsa, yolumuz oldukça uzun.