500 yıllık diplomasi tarihinin ancak bir dipnotu olursunuz

Erdoğan’a vakit ayırmayan Biden, Irak Cumhurbaşkanı Salih ile görüşmek için vakit bulmakta zorlanmadı. Ve Erdoğan için hiçbir kazanımı olmayan ABD ziyaretinin içini doldurmak üzere Türkevi’nin yenilenen binasının açılışını “büyük bir zafere” dönüştürmekten başka seçenek kalmadı.

ÖMER MURAT 22 Eylül 2021 YAZARLAR

AKP lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan BM Genel Kurulu’nu fırsat bilerek, oldukça geniş bir heyet ve uçağıyla götürdüğü zırhlı iki makam aracıyla soluğu aldığı New York’ta ABD Başkanı Joe Biden’la ayaküstü bile olsa bir görüşme yapamadan ülkeye geri dönüyor. Erdoğan’a vakit ayırmayı tercih etmeyen Biden, Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih ile görüşmek için ise vakit bulmakta zorlanmadı. Başlıbaşına bu durum bile Afganistan’dan ABD’yi dünyada oldukça zor durumda bırakan geri çekilme sonrasında Türkiye’yle ilişkilerin artık Biden Yönetimi’nin öncelikleri arasında bulunmadığını gösteren ciddi bir işarettir. (İşin bu noktaya gelme ihtimalinin yüksek olduğunu “Taliban’ın ani zaferi Ankara ile Washington arasındaki kırılgan fay hattında sarsıntıya yol açabilir” başlıklı yazımda detaylarıyla anlatmıştım.)

Halk Bank davası, S-400 krizi ve onunla bağlantılı olarak çıkarılan “Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA)” adlı müeyyideler sonucu Türkiye’nin F-35 savaş uçağı gibi önemli bir programdan atılması, CAATSA yaptırımlarının giderek Türkiye’nin askeri gereksinimlerini karşılamakta zorlanmasına yol açacağı gerçeği, öte yandan Trump’ın aksine Biden’ın popülist otokratlar, diktatörlerle arasına mesafe koyacağı mesajları vermesi gibi sıkıntılı durumlar nedeniyle bir an evvel ABD Başkanı’nın gözüne girmeye odaklanmış olan Erdoğan, önünü arkasını hesaplamadan, ABD’nin geri çekilmesi sonrası Türkiye’nin Kabil havalimanının korunması ve işletilmesi görevini üstlenme sözü vermişti.

Erdoğan, New York’ta Yeni Türkevi Binası’nın açılış töreninde…

O sıralarda Afganistan’dan geri çekilmenin komplikasyonlarıyla nasıl başedeceğini kara kara düşünen Biden için bu reddedemeyeceği bir teklifti. Nitekim Haziran ayında Brüksel’de yapılan görüşme sonrası Biden Yönetimi’nin Erdoğan rejimine yönelik retoriğinde öncesine nazaran gözle görülür bir yumuşamaya gittiği dikkatlerden kaçmadı. Erdoğan’ı rahatlatacak somut hiçbir adım atılmamakla birlikte ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın göreve gelirken Türkiye için sarfettiği “sözde müttefik” tavrı da sessizce terkedildi.

Erdoğan, Biden’ın aklını çelmeyi başarmış gibiydi ama bunun karşılığında Türkiye’nin ödeyeceği bedel çok ağır olacaktı. Fakat hadiselerin hızlı gelişimi bu bedeli Türkiye’nin ödemesine imkan vermedi. O sıralarda da yazdığım gibi, Taliban’ın başkente mukadder girişi gerçekleştiğinde Kabil havalimanının gelişmelerin odak noktasında yer alacağı aşikardı. Eğer Taliban, ABD askerleri çekildikten ve havalimanı planlandığı gibi Türk ordusuna teslim edildikten sonra Kabil’i almış olsaydı, Batılı ülkeleri dünyada utanç içinde bırakan o görüntülerde başrolü Türk askeri birlikleri almış olacak, dünya medyası Taliban’dan kaçmak için Amerikan değil Türk askeri uçağına asılmış Afganların görüntüleriyle dolacaktı. Böylece Taliban’a ülkenin anahtarlarını teslim eden sembolik olarak Batı değil Türkiye olacaktı. Tabiatıyla bu Biden Yönetimi’ni eleştirilerden tamamen korumayacak, ama Washington bir “günah keçisi” bulmanın rahatlığı içerisinde “Türk müttefiklerimize bu işi başarabileceklerine dair fazlaca güvenmekle hata ettik” falan deyip meseleyi kapatacaktı.

Fakat artık olan oldu. Taliban’ın beklenmedik hızla ABD askerlerinin geri çekilmesini daha tamamlamadan ülkenin tümünde kontrolü ele geçirmesi ve sonrasında yaşanan, ABD’nin imajını sarsan dramatik gelişmeler Biden Yönetimi için Erdoğan’ın bu alanda sunmaya hazır olduğunu bildirdiği hizmetlere olan ihtiyacı ortadan kaldırdı. Washington, Afganistan’la ilişkilerini Amerikan’ın Ortadoğu’daki en büyük askeri üssüne evsahipliği yapan Katar üzerinden yürütmeye karar verdi, nitekim Kabil Büyükelçiliğini de geçici olarak Katar’ın başkenti Doha’ya taşıdılar. Hatırlanacağı üzere Taliban’la yapılan geri çekilme müzakereleri de Doha’da gerçekleşmiş, Taliban’ın orada bir ofis açmasına müsaade edilmişti. Ortadoğu’da “siyasal İslamcı hareketlerle” ilişkileri götürerek, onların “kontroldan çıkmamasını” temin eden gayrıresmi bir koordinatör vazifesini üstlenmiş olan Katar’ın, bu fonksiyonunun bir uzantısı olarak Taliban’la da başından itibaren yakın münasebete geçtiği, böylece boşluğu tamamen Çin ve Rusya’nın doldurmasının engellenmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu denklemde Erdoğan rejimine Afganistan’da düşen rol, sadık müttefiki Katar’ın yedeğinde ona yardımcı olmaktır. Bu ikincil rolün Biden bakımından, popülist bir otoriterle aynı fotoğrafa girmeyi içeren “Erdoğan yükünü” taşımak için yeterince cazip bulunması pek mümkün değil gibidir.

Afganistan’dan geri çekilme ve Taliban’ın iktidara geliş biçimi, sadece Türk-ABD ilişkilerindeki değil, tüm dünyadaki stratejik dengeleri adeta alt üst eden bir dalgalanma etkisi yaptı. “Çin yayılmacılığının çevrelenmesini” dış politikasının ana hedefi haline getiren Biden Yönetimi’nin Afganistan’ı yirmi yıldır savaştığı Taliban’a terketmek zorunda kalması, ABD’ye ne kadar güvenilebileceği sorusunun Doğu Asya’daki hükümetlerin gündemine adeta bomba gibi düşmesine neden oldu. Sadece Doğu Asya’daki değil, ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleri de gelişmeleri adeta dehşetle izlediler. Biden Yönetimi bu şüpheleri izale edebilmek için ABD-İngiltere-Avustralya arasında Çin’e karşı kurulacak yeni bir NATO’nun nüvesi olarak görülen AUKUS adlı bir  askeri ittifak ilan etti. Gerekli tüm diplomatik müzakereleri tamamlanamadan alalacele öne alındığı hissi veren bu girişim bu nedenle Fransa’yla beklenmedik bir krizin ortaya çıkmasına yol açtı, diplomatik tarihte pek örneği olmayan bir şekilde Fransız Dışişleri Bakanı ABD tarafından “arkadan bıçaklandıklarından” bahsetti, hatta Fransa tepki olarak “istişarelerde bulunmak üzere” Washington ve Kanberra büyükelçiliklerini Paris’e geri çağırdı, ki tüm gelişmeler ayrı bir yazı konusudur. Biden Yönetimi, diğer yandan ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’yı Çin’e karşı biraraya getiren “Quad” adlı ekonomik ve askeri işbirliği platformunu canlandırmak üzere bu örgütlenmenin ilk yüz yüze “liderler zirvesini” önümüzdeki Cuma günü Washington’da düzenleme kararı aldı. Ayrıca ABD Merkez Kuvvetler Komutanı General Kenneth McKenzie’yi, YPG’nin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Komutanı Mazlum Abdi ile 10 Eylül’de görüşmeye göndererek, Suriyeli Kürtler nezdinde onları terketmeyeceğine dair teminatlar vermek suretiyle güven tazelemeye çalıştı. Biden’ın New York’ta az sayıda görüştüğü liderler arasına Irak devletinin Kürtlere ayrılmış devlet başkanlığı koltuğunu işgal eden Behram Salih’i de eklemesini aynı çerçeveden görmek mümkün… Yani Erdoğan’la görüşmeye vakit bulamayan Biden’ın artık öncelikleri tamamen değişmiş vaziyettedir.

Hal böyleyken Erdoğan için hiçbir kaydadeğer diplomatik gelişme ve kazanıma sahne olmayan ABD ziyaretinin içini doldurmak üzere New York’ta, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ile orada görev yapan diplomatlarının lojmanlarını barındıran Türkevi’nin yenilenen binasının açılışını “büyük bir zafere” dönüştürmekten başka seçenek kalmadı. Emrindeki medya ordusu sayesinde “pireyi deve yapma” konusundaki uzmanlığı herkesin malumu… Erdoğan’a eşlik eden AKP Genel Başkan Yardımcısı, önceki bina yıkılarak yeniden yapılan binanın açılışını “500 yıllık Türk Dış Politika tarihinin en önemli günlerinden bir tanesi” olarak duyurdu.

İktidarın pek tarih bilmediği anlaşılıyor. Beş yüz yıl dediğinizde Batılıların “muhteşem” unvanını verdiği Kanuni Sultan Süleyman dönemini bile içine alıyorsunuz. Tarihimizi bu kadar küçültmek kimsenin haddi olmamalı. New York’ta zaten daha 1977 yılında satın alınmış, yenilenmesine ilişkin çalışmalar AKP iktidarından önce başlatılmış bir binanın yeniden inşasını tamamlayarak Kanuni’yle kıyaslanacak bir iş yapmış olduğunuzu düşünüyorsanız, ya artık tedavi aşamasına gelmiş bir hayal ve zanlar aleminde yaşıyorsunuz, ya da lidere yaranma hırsınız sağduyunuzu tamamen kaybetmenize sebep olmuş demektir. Böyle bir bina yapımıyla Türkiye’nin beş yüz yıllık diplomasi tarihinde bir dipnot olabilirseniz ne ala! Yoksa böyle laflarla ancak cehaletinizi ve Batı karşısında duyduğunuz kompleksleri açığa vurmaktan başka bir iş yapmamış olursunuz.

Erdoğan’ın uçakla New York’a götürecek kadar vazgeçemediği makam arabası…

Gökdelenleriyle ünlü Batılı bir metropolde alelade bir yüksek bina yaparak Kanuni’yle kıyaslanma mertebesine yükselemezsiniz. Erdoğan böyle bir hayal taşıyorsa, bugün “muhteşem” lakabına tekabül eden sıfatlarla uluslararası toplum tarafından anılmayı hedeflemelidir. Bunlar “Ülkesinde hukukun üstünlüğünü ve demokratik değerleri Batılı tarzda tesis etmeyi başarmış; ülkesinin iktisadi vaziyetini, kişi başına düşen milli gelirini, eğitim seviyesini Batılı ülkelerle aynı seviyeye yükseltmiş, hatta bazı alanlarda onları da geçmiş; temsil ettiği ılımlı değerlerle doğu ve batı arasında gördüğü köprü vazifesiyle parmakla gösterilen bir Müslüman lider” gibi sıfatlardır.

Oysa Kanuni’ye muhteşem diyen Batılılar bugün Erdoğan’a diktatör demektedir. Hatta uluslararası basında sıklıkla rastlanan bu sıfatı yakınlarda İtalya Başbakanı Mario Draghi açıkça ifade etmekten kaçınmamıştır. Sonrasında Türkiye’nin sözünü geri almasına ilişkin taleplerini de geri çevirmiştir. Buna rağmen Erdoğan kendisiyle beş ay sonra yaptığı telefon görüşmesinde bu “hakareti” gündeme bile getirmedi. Türkiye’de bu garip durumu kendisine sorabilecek bağımsız medya da maalesef kalmadı. Gerçi böyle bir sualle karşılaştığında vereceği cevabı da tahmin edebiliyoruz: “Hamdolsun, o konu hiç gündeme gelmedi.”

Türkiye’de binlerce öğrencinin kalacak uygun yurt bulamadığı için sıkıntılarını dile getirdiği şu günlerde yaklaşık 300 milyon dolara yurtdışında diplomatik temsilcilik binası ve diplomat konutu yapmakla övünülecek fazla bir şeyi bulabilmek mümkün değildir. Asıl itibar, yurtdışında bina dikerek değil, vatandaşlarının refahını arttırarak, gençlerinin eğitim ve iş imkanlarını gelişmiş ülkeler seviyesine yükselterek kazanılır.


 

Son olarak şunu da vurgulamalıyım: Neticede New York’taki diplomatik temsilciliğimizin yenilenmesi tabi ki ülkemiz için faydalı ve güzel bir adımdır. Ama bunun lanse ediliş şekli yanlış ve ülkeyi küçültücü tarzdadır. Öte yandan bu projede yolsuzluklarla Türk halkının vergilerinin çarçur edilmemiş olması da en büyük temmennimizdir. Ama iktidarın sicili bizi bu konuda da kötümser olmaya sevketmektedir.